Tükenmişlik Sendromu

Tükenmişlik Sendromu Nedir? Bu sendromun belirtileri nelerdir?

Tükenmişlik sendromu yaşamın yoğunluğu ve içinde bulunulan yaşam şartlarının bir gerekliliği olan talepleri karşılamaya yönelik kişinin hem ruhsal hem de fiziksel olarak kendi…ni yorması sonucu olarak hissedilen bitkinlik ve tükenmişlik olarak tanımlanabilir. Kişi iş hayatında aşırı zorlanma, yorgunluk ve monotonluk yaşamasına karşılık, yeteri kadar kendine ayıracak zamanı bulamıyorsa, dinlenemiyorsa, içinde bulunduğu yoğun temponun sonucunda kendinden beklediği verimin altında kaldığını görüyorsa tükenmişlik sendromu sinyallerini verebilir. Halsizlik, yorgunluk, enerji kaybı, işlevsellikte kayıp, motivasyonda azalma, dikkat ve konsantrasyonda düşüklük gibi davranışsal zayıflıkların yanında; duygusal çöküntü (mutsuzluk, çaresizlik, tahammülsüzlük, öfke, duyarsızlaşma) de tükenmişlik sendromunda ilk göze çarpan semptomlardandır. Ayrıca, duygusal ve davranışsal olarak motivasyon kaybı kişinin iş yaşamına dair hevesini tüketebilir ve kişi artık işe karşı kendini olumsuz ve şüpheci bir tavırla yaklaşıyor şekilde bulabilir. Bu da kişinin başarısının azalmasına etki eden önemli bir faktördür. Tükenmişlik sendromu genelde depresyonla karıştırılır ancak aralarında önemli farklar vardır. Depresyon kişinin olumsuz düşüncelerinin ve ruh halinin tüm hayata yansımış olma durumudur.

Tükenmişlik sendromuna sebep olan etkenler nelerdir?

İş yaşamının koşulları ve kişinin bu koşullara uyum sağlayamaması önemli bir risk faktörüdür. Kişilerin zorlayıcı iş koşullarını değiştirebilecek ve müdahale edebilecek güce ve kontrole sahip olmaması tükenmişlik sendromunda etkilidir. Örneğin, işe gidiş saatlerinin, çalışma miktarının belirsizliği ve kişilerin bu ağır şartlara uyum sağlayamaması, iş tanımının/gerekliliklerinin belirsiz olması ve kişilere yüklenebileceklerinden ağır sorumluluklar yüklenmesi. Kişilerin kişilik yapıları ve beklentileriyle iş yaşantısındaki ilişkilerin ve yöneticilerin tutumlarının uyum göstermemesi, kaotik bir iş yaşamının sürekli kişileri bir şeyler yetiştirmeye zorlaması sonucu kendilerine güven ve yeterlilik duygularının zayıflaması, kişilerin etik ve ahlak anlayışlarının iş yaşamlarındaki koşullarla zıt düşmesi ve yaşanan olumsuzluklara müdahale edememeleri, iş yerlerindeki mobbing uygulamaları kişileri tükenmişlik sendromuna sürükleyebilir. Ayrıca, kişiler iş yerlerinde bunca zorluk ve olumsuzluk yaşarken, çevrelerinden sosyal destek göremez ve yaşadıkları sıkıntıları tek başlarına göğüslemek zorunda kalırlarsa sendroma yakalanma ihtimalleri artış gösterebilir.

Bu sendrom daha çok kimlerde görülür?

Her meslek grubunda, ev hanımlığı dahil olmak üzere tükenmişlik sendromu görülebilir. Özellikle başkalarına hizmet veren meslek gruplarında en çok görüldüğü araştırmalar tarafından gösterilmektedir. Kişilik özellikleri tükenmişlik sendromu oluşumu ile ilişkilidir. Kontrolcü, mükemmeliyetçi kişilik yapıları, hayata ve iş koşullarına yönelik katı bakış açısına sahip (çok yüksek standartlara sahip olmak, ‘siyah beyaz ya hep ya hiç’ şeklinde düşünmek vb.) düşüncelerinde ve davranışlarında kendilerini seçeneksiz bırakmaya meyilli olan kişiler olumsuz ve yoğun iş koşullarında tükenmişlik sendromuna yatkınlık gösterebilir. Ayrıca, sosyal olarak aktif olmayan ya da kendi ihtiyaçlarını önemsemeyip sadece yoğun iş temposunun gerekliliklerine odaklanan kişilerde riskin daha fazla olduğu söylenebilir.

Tükenmişlik sendromu nasıl önlenebilir?

  • Öncelikli olarak kişiler, hayatlarının önceliklerini ve gerekliliklerini gözden geçirmeli ve belirledikleri önceliklerden taviz vermeden, hayatlarında onları mutlu ve keyifli hissettiren özel yaşam unsurlarını bir kenara bırakmadan iş yaşamlarındaki hedeflerine odaklanmalıdır. Aile, arkadaş, eş/sevgili ile geçirilen zamanlara, hobilere ve ilgi alanlarına sadık kalmak kişilerin nefes almaları açısından önemlidir. İş dışında önem verilen aktiviteler zorunluluk halini almamalıdır.
  • Her kişinin tükenmişlik yaşamasına etki eden faktörler farklıdır, kişiler kendilerini bu duruma getiren faktörleri belirleyip, bu faktörlerin kaynağını ve olası sebepleri ortaya çıkarıp çözüm odaklı düşünmelidir.
  • Yaşadıkları sıkıntılarla iş hayatı içinde tek başlarına başa çıkmak yerine, yetkililerle iletişim halinde olup yaşadıkları sıkıntıları bildirebilir; aynı sıkıntıyı yaşayan kişilerle takım halinde çözüm üretmeye yönelik çalışabilirler.
  • İçinde bulundukları işin ve koşulların kendilerine olan uygunluğunu gözden geçirip, gerçekçi şekilde değerlendirme yapabilir ve uygun olmadığını anlarlarsa, doğru bir kariyer planı çizmek için adımlar atabilirler.
  • Yaşadıkları problemleri ve yüklendikleri ağır yükleri yakınları, sevdikleri ya da profesyonel bir ruh sağlığı uzmanıyla paylaşmayı denemeliler.
  • Belli aralıklarla gün içerinde molalar vermeli, haftada birkaç gün de arta kalan zamanlarda kendilerine zaman ayırmayı denemeliler.
  • Yaşanan stres ve fizyolojik gerginlikle başa çıkmak açısından, spora, nefes egzersizlerine, yoga/plates/meditasyon gibi uğraşlara yönelebilirler. Uyku hijyenine dikkat etmek (8 saat uyku) ve beslenmelerine dikkat etmek de (yeterli meyve, sebze tüketimi) beden dirençlerini arttıracaktır.
  • Son olarak, her şeye yetme ve iş yaşamının getirdiği olumsuz her koşulla başa çıkma konusunda kendilerine koydukları kurallar varsa (en iyisini yapmalıyım, her şeyler başa çıkmak zorundayım, yenilgiyi kabul edemem, yapamıyor olmam başarısız olduğumu gösterir) gibi, bunları gözden geçirip alternatif düşünce yolları ve davranışlara yönelmelidirler. Bu konuda da profesyonel destek almak yardımcı olacaktır.

Tedavisi mümkün mü?

Psikiyatrist ve uzman psikolog desteğiyle tükenmişlik sendromunun tedavisi mümkündür. Ancak kişiler, yoğun çalışmanın ve iş yaşantısının getirdiği bunalmanın normalliğine kendilerini inandırıp, uzman desteği almanın gerekliliğini bir süre sorgulayabilir ve bu durum onları daha da kötüye sürükleyebilir. Tükenmişlik sendromunun kendi kendine geçme olasılığı pek yoktur. Tedavi sürecinin uzunluğu kişinin durumunun ağırlığıyla doğru orantılı olarak değişmektedir. Bilişsel davranışçı terapi ve gerekirse ilaç desteğiyle sendromun üstesinden gelmek kesinlikle mümkündür.

Stres

Son dönemlerin en fazla rastlanan psikolojik problemlerinden biri olan stres kimi zaman sizi baskı altına alır, kimi zaman en iyi şekilde motive eder, kimi zaman ise en tehlikeli anlarda güvende olmanızı sağlar. Stres ezici hale gelmeden stres nedir bilmek gerekir. Genel ruh halinize ve ilişkilerinize zarar vermeden veya bir takım zihinsel ve fiziksel sağlık sorunlarına neden olmadan stresin belirtilerini anlamak çok önemlidir. Nedeni ne olursa olsun, stresin nedenlerini tanıyarak zararlı etkilerini azaltmak ve yaşam kalitenizi arttırmak sizin elinizde olabilir.

Ne yapabilirsiniz?

1. Normal stres ile sizi aşırı gergin hale getiren stres arasında ayrım yapın.

2. Kronik stresin farkında olmayı öğrenin.

3. Stres toleransınızı etkileyebilecek faktörleri keşfedin.

4. Vücudunuzun strese bağlı zihinsel ve fiziksel tepkilerini gözleyin.

5. Stresi azaltan yaşam tarzı etkinliklerini öğrenin.

Stres nedir?

Stres, vücudunuzun her türlü talebe veya tehdide yanıt verme yoludur. Stres nedir sorusunun en temel cevabı budur. Tehdit altında olduğunuzu hissedince sinir sisteminiz, adrenalin ve kortizol da dâhil olmak üzere acil eylem için vücudu uyandıran bir stres hormonu salıvererek karşılık verir. Kalbiniz hızlanır, kaslarınız sıkılır, kan basıncı yükselir, nefes yükselir ve duyularınız keskinleşir. Bu fiziksel değişiklikler gücünüzü ve dayanıklılığınızı artırır, reaksiyon sürenizi hızlandırır ve odaklanmanızı sağlar. Bu, “savaş veya kaç” veya mobilizasyon stres tepkisi olarak bilinir ve vücudunuzu korumanızın yoludur.

Stres, rahat olduğunuz dönemde, sizin daha enerjik ve uyanık kalmanıza yardımcı olabilir. Acil durumlarda, stres hayatınızı kurtarabilir; örneğin kendinizi savunmak veya kazadan kaçınmak için frenlere yüklenmek gibi. Stres, zorlukların üstesinden gelmenizde size yardımcı olabilir. Stres, işyerindeki bir sunum esnasında ayak parmaklarınızın üzerinde kalmanızı sağlayan şeydir. Oyunda kazandığınız serbest atışı gole çevirmek için konsantrasyonunuzu keskinleştirir veya nefsiniz televizyon izlemek isterken yarın sınavınız olduğunu size hatırlatan şeydir. Ancak rahat olmadığınız dönemde stres yararlı olmaz, zihninizde ve vücudunuzda büyük hasara neden olur.

Vücudun strese verdiği yanıt

Kendinizi savunmak için ya da tehlikeden kaçmanız gerektiğinde (ya da ihtiyacınız olduğunu düşündüğünüzde), vücudunuz reaksiyon için hazırlanır. Sinir sisteminiz acil eylem için sizi uyarır; elinizin altında bulunan tehlikeye karşı savaşmanızı veya kaçmanızı sağlar.

Reaksiyon başarısız olursa, vücut durur ve bu duruma immobilizasyon denilir. Aşırı, hayatı tehdit eden durumlarda, yüksek fiziksel ağrıdan kurtulma imkânı tanıyan bilinç kaybına bile neden olabilirsiniz. Bu travmatik hale gelebilir ve hayatınıza sağlıklı bir şekilde devam edemezsiniz.

Kronik stresin etkileri

stres

Vücudun sinir sistemi genellikle günlük stres faktörlerini ve hayatı tehdit eden olayları ayırt etmekte kötü bir performansa sahiptir. Örneğin bir arkadaşınızla yaptığınız bir tartışmada, işe gidip gelirken trafik sıkışıklığında veya faturalarınızı ödeyemezken, vücudunuz bir ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalmış gibi tepki verir.

Günlük yaşamınızda sürekli böyle gidip gelmeler yaşadığınızda, stresi aşamadığınızda ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Kronik stres, vücudunuzdaki hemen hemen her sistemi bozar. Bağışıklık sisteminizi devreden çıkarabilir, sindirim ve üreme sistemlerinizi sıkıntıya sokabilir, kan basıncını yükseltebilir, kalp krizi ve inme riskini artırabilir, yaşlanmayı hızlandırabilir ve sizi birçok zihinsel ve fiziksel sağlık sorunlarına karşı savunmasız halde bırakabilir.

Stresin sebep olduğu sağlık problemleri

  1. Depresyon ve anksiyete
  2. Kilo problemleri
  3. Otoimmün hastalıkları (bağışıklık sistemini zayıflatan hastalıklar)
  4. Egzama gibi cilt hastalıkları
  5. Üreme sorunları
  6. Her türlü ağrı
  7. Kalp hastalıkları
  8. Sindirim problemleri
  9. Uyku sorunları
  10. Zihinsel sorunlar ve hafıza problemleri

Stres belirtileri

Aşağıdaki listede, yaygın görülen bulgulardan bazıları ve kronik stres belirtileri listelenmiştir. Ne kadar fazla belirti gösteriyorsanız o kadar stres yüklüsünüz demektir.

Zihinsel belirtiler

  • Bellek sorunları
  • Konsantre olamama
  • Kötü karar verme
  • Yalnızca negatif düşünceleri görme
  • Endişeli veya rekabetçi düşünceler
  • Sürekli endişe verici senaryolar düşünme

Duygusal belirtiler

  • Depresyon veya genel mutsuzluk
  • Kaygı ve ajitasyon
  • Rahatsızlık, sinirlilik veya öfke
  • Şaşkın hissetmek
  • Yalnızlık ve izolasyon
  • Diğer zihinsel veya duygusal sağlık sorunları

Fiziksel belirtiler

  • Ağrı ve sızılar
  • İshal veya kabızlık
  • Bulantı, baş dönmesi
  • Göğüs ağrısı, hızlı kalp atışı
  • Cinsel gücün azalması
  • Sık sık soğuk algınlığı veya grip

Davranışsal belirtiler

  • Az ya da çok yemek
  • Çok fazla uyumak veya çok az uyumak
  • İnsanlardan uzaklaşmak
  • Sorumlulukları ertelemek veya ihmal etmek
  • Rahatlamak için alkol, sigara veya uyuşturucu kullanma
  • Sinirsel alışkanlıklar (örn. tırnak yeme, sürekli volta atmak)

Stresin nedenleri

Strese neden olan durumlar ve baskılar stres etkenleri olarak bilinir. Genellikle stres kaynaklarını sürekli negatif düşünme, yorucu bir iş hayatı ya da insanlar arasındaki ilişkilerdeki gerginlik olarak düşünürüz. Bununla birlikte, sizden aşırı beklenti içinde olunması da strese neden olabilir. Bu, evlenmek, bir ev satın almak, üniversiteye gitmek veya sürekli yarış içinde olmak gibi olumlu olayları da içerebilir.

Tabii ki, tüm stres dış etkenlerden kaynaklanmıyor. Stres içsel kaynaklı olarak insanın kendi kendine ürettiği bir sonuç da olabilir. Yaşam hakkında mantıksız ve sürekli kötümser düşünceleriniz varsa, yaşanmayacak veya olmayacak bir şey hakkında aşırı derecede endişelenirken stres oluşabilir.

Stresin dış nedenleri

  1. Büyük yaşam değişiklikleri
  2. Çalışma veya okul
  3. İlişki güçlükleri
  4. Finansal sorunlar
  5. Çok yoğun olma
  6. Çocuklar ve aile

Stresin iç nedenleri

  1. Kronik endişe
  2. Karamsarlık
  3. Katı düşünme, esnek olamama
  4. Negatif içsel konuşmalar
  5. Gerçekdışı beklentiler / Mükemmeliyetçilik
  6. Her şey yada hiçbir şey gibi uçta düşünceler

Stres toleransı: Stresin ne kadarı çok fazla?

Hepimiz farklıyız. Bazıları hayatın şiddetli yumruklarını yiyebilir, bazıları ise ufak engellerle karşılaşıp hüsrana uğrayabilirler. Bazıları yüksek stresli bir yaşam biçiminin heyecanına bile meydan okurlar. Örneğin sabah trafiğiniz sizi endişelendirir ve gerginleştirebilir, çünkü trafiğin sizi geç bırakacağından endişelenirsiniz. Bununla birlikte, başkaları, bu geç kalmadan rahatsız olmayabilir, çünkü geç kaldıklarında arabada daha fazla müzik dinleyebilecekleri gibi basit bir sebepten bile mutlu olabilirler.

Stres toleransınızı etkileyen faktörler

Strese karşı dayanıklılığınız pek çok faktöre bağlıdır, ancak toleransı artırmak ve strese boğulmadan daha fazla zorluklarla baş edebilmek için atabileceğiniz adımlar vardır.

Duygusal farkındalık. Çoğumuz, artık fark etmediğimiz bir stresle aşırı yükleniyoruz. Stresli hissetmek artık normal hale gelebiliyor. Ancak, fiziksel ve duygusal olarak hissettiğiniz şeylerin farkındalığı, hem stres toleransınız hem de stresi azaltmanız için neler yaptığınızla ilgilidir. Ne zaman stresli olduğunuzu anlamak için duygusal farkındalığa sahip olmak, daha sonra kendinizi sakinleştirmek ve rahatlatmak için stres toleransınızı arttırmanıza yardımcı olacaktır.

İlişkilerinizde destek bulmak. Toplumsal olarak uyum içinde yaşamak ve sağlıklı ilişkiler geliştirmek stresin en büyük düşmanıdır. Dolayısıyla, arkadaşlarınızın ve ailenizin güçlü desteği, duygularınızı paylaşmak için onların yardımını almanız önemlidir. Eğer bunu yapmazsanız kendinizi daha yalnız hissedersiniz, sosyal ilişkilere girmeniz zorlaşır ve strese karşı dayanıklılığınız azalır.

Fiziksel aktivite. Düzenli egzersiz ruh halinizi pozitif etkiler ve endişelerinizle boğuşmaktan ziyade sessiz bir ortamda düzenli yaptığınız egzersizler daha iyi olacak, stres ve kaygı besleyen olumsuz düşünceler döngüsünden kurtulmanıza imkan tanıyacaktır.

Diyet. Yediğiniz yiyecek ruh halinizi iyileştirebilir veya kötüleştirebilir, hayatın stres faktörlerine karşı baş edebilme yeteneğinizi etkiler. İşlenmiş uygun gıdalar, rafine karbonhidratlar ve şekerli aparitiflerle dolu bir diyet stresi arttırırken; diğer taraftan taze meyve ve sebzeler, yüksek kaliteli protein ve sağlıklı yağlar, özellikle de omega-3 yağ asitleri açısından zengin bir diyet stres belirtilerini azaltabilir.

Stres toleransınızı etkileyen diğer faktörler

Kontrol duygunuz – Olayları etkileme ve zorluklarla baş etmek için yeteneğinize güveniyorsanız stresle baş etmek daha kolay. Bu nedenle çeşitli zorluklar veya sürekli geçim sıkıntısı, çoğumuz için büyük stres kaynağı olabilir. Her şey kontrolünüz dışındaysa, strese karşı daha az toleransa sahip olabilirsiniz.

Tutumunuz ve bakış açınız – Umutlu insanlar genellikle stresle daha dayanıklıdır. Zorlukları benimseme eğilimindedirler, daha güçlü bir mizah duygusuna sahiptirler ve değişimi hayatın kaçınılmaz bir parçası olarak kabul ederler.

Bilginiz ve hazırlığınız – Stresli bir durum hakkında ne kadar çok şey biliyorsanız, ne kadar sürecek ve ne olacağını da dahil olmak üzere baş etmek o kadar kolay olur. Örneğin, ameliyat sonrasında neyin bekleneceğini gösteren gerçekçi bir resim ile karşı karşıyaysanız, örneğin ağrılı bir iyileşme dönemi gibi, hemen iyileşmeyi beklemenizden daha az stresli olacaktır.

Stresle baş etme kabiliyetinizi geliştirin

Stres ve belirtilerine karşı baş etmeye çalışırsanız, sadece düşünüp durmaktan daha fazla fayda edinirsiniz. Ne yazık ki çoğumuz problemi stresten ayırmaya çalışıyoruz. Stresli bir günün sonunda gevşemek amacıyla, rahatlamak için yemek yemek, televizyonun önünde saatlerce oturmak, dinlenmek için haplar kullanmak veya başkalarına hissettirmemek için çok fazla içki içme gibi davranışlara yöneliriz. Bunların dışında, stres ve belirtileri ile baş etmek için daha sağlıklı ve etkili yollar vardır.

Hareket edin: Bu, kendinizi daha iyi hissetmeye başlamanıza yardımcı olmak için şu anda yapabileceğiniz bir şeydir: egzersiz yapın. Hem kollarınızı hem bacaklarınızı hareket ettirmeyi gerektiren aktiviteler stres yönetimi konusunda özellikle etkilidir. Yürüyüş, koşu, yüzme, dans ve aerobik hareketler gibi ritmik egzersizler, özellikle dikkatle uyguladığınızda (hareket ettikçe yaşadığınız fiziksel duyumlara odaklanmanız) iyi seçeneklerdir. Travma geçirmişseniz veya immobilizasyon stres tepkisi yaşadıysanız, bu şekilde dikkatli bir şekilde egzersiz yapmanız, takılıp kalmamanıza ve devam etmenize yardımcı olabilir.

Başkalarıyla iletişim kurun: Rahatsız edici, huzursuz veya güvensiz hissettiğinizde biriyle yüz yüze sohbet etmek, stres yaratan hormonları olumlu yönde etkileyebilir. Küçük bir hoş sohbet ve bir insanla samimi bir konuşma, sinir sisteminizi yatıştırmaya yardımcı olabilir. Başkalarına yardımcı olmak ve arkadaşça olmak, stres azaltma zevkini sunmanın yanı sıra sosyal ağınızı genişletmek için de mükemmel fırsatlar sunar.

Duyularınızı harekete geçirin: Streste rahatlamanın bir diğer hızlı yolu, görme, ses, zevk, koku, dokunma veya hareket gibi duyularınızı bir defa veya daha fazla etkilemektir. Anahtar, sizin için etkili olan duyusal organı bulmaktır. Bir şarkıyı yüksek sesle dinlemek sizi sakinleştiriyor mu? Yoksa mis gibi kokan Türk kahvesi mi sizi rahatlatan? Veya bir hayvanı sevmek sizi hızlı bir şekilde relax konuma getiriyor mu? Bu duyu şekillerinden hangisi sizin için uygunsa o yolu tercih edebilirsiniz. Örneğin kadınların çikolata yediklerinde verdikleri tepkiye hatırlayın!

Kendinize gevşeme zamanı ayırın: Yoga, meditasyon ve derin nefes alma gibi rahatlama teknikleri, vücudun gevşeme tepkisini harekete geçirir; savaş ya da kaç stres tepkisinin tam tersi bir dinlenme halidir. Kendi kültürümüz için ise manevi yönü gelişmiş insanlar namaz kılarak rahatladıklarını söylemektedirler.

Dinlenin: Yorgun hissetmek, mantıksız düşünmenizi sağlayarak stres yaratabilir. Aynı zamanda, kronik stres, uykunuzu bozabilir. Uykuya dalarken veya geceleri uyurken sorun yaşıyorsanız, uykunuzu iyileştirmenin birçok yolu vardır.

Kaynaklar ve referanslar

Farklı Stres Türleri – (Amerika Psikoloji Derneği)

Stres Belirtileri ve Semptomları – (Sağlıkta Stres Yönetimi Kursu)

Stresle Mücadele ve Anlama – (Mountain State Bağımsız Yaşam Merkezi)

Çocuklarda Sınır ve İrade Eğitimi

Tarihte şeref ve ün kazanmış şahsiyetlerin hepsi bunu, irade silahı ile kazanmıştır. Bu bir kaidedir ve istisnası yoktur. (Ali Fuat Başgil)

Yaşadığımız çağa baktığımız zaman her şey haz odaklı olmuş adeta… Öylesine haz odaklı ki etrafımıza baktığımızda sağımız solumuz reklamlarla dolu… Kılık kıyafet, yiyecek içecek her şeyin reklamı var artık… Hem de öyle ilgi çekici reklamlar ki direkt insanın bilinçaltını ele geçirip “Al beni al, harca harca!..” mesajları iletiyor. Bazen biz yetişkinlerin bile öz disiplinini, iradesini, sınırını zorlayacak nitelikte olabiliyor.

Hayatta her şeyin hemen, anında, sihirli değnek ile istenildiği anda gerçekleşemediğini çocuklara öğretmek gerek… Çocuklarda zamanı yönetebilme yetisi ergenlik dönemiyle birlikte aşağı yukarı 12-13 yaşlarında başlar. Zamanı yönetmeyi öğrenmeye başlayan çocuk kendini, iradesini de kontrol etmeye başlar.

Tabii çocukların o yaşlarda bu yetiyi geliştirip oturtabilmesi için biz ebeveynlere çok iş düşmekte… “Kendi hayatımıza bakarak biz sınırlarımızı iyi çizebiliyor muyuz, irade gücümüz ne durumda? Her koşulda sağlam, doğru, olması gereken tavrı sergileyebiliyor muyuz? İşe bu sorularla başlamalı, varsa eksiklerimizi bir an önce istikrarlı bir şekilde tamamlamalı ve hayatımıza titizlikle nakşetmeliyiz. Hazır olduğumuzda da çocuğumuza ince dokunuşlarımızla doğru olanı sadece anlatmakla kalmamalı, aynı zamanda göstermeliyiz.

Çocuklarımızı yetiştirirken hep vurgulanan bir şey vardır. Çocuğun ilk sosyal çevresi ailesidir. Bu yüzden her şeyi ailesiyle, onların tutum ve davranışlarıyla öğrenir. O halde biz çocuğumuza ne kadar iyi bir model olursak çocuğumuz da bir o kadar karakterini doğru inşa etme noktasında azami gayret gösterir.

1960’larda Stanford Üniversitesi’nde Walter Mischel tarafından yürütülen bir araştırmada dört yaşındaki çocuklara şekerleme verilir. Çocuklara iki seçenek sunulur: Önlerine konulan şekerlemeyi hemen yemek veya 15 dakika yemeden bekleyip ikinci bir şekerleme daha alarak ikisini birden yemek. Tabii deneyde bazı çocuklar sabırla beklerken bazıları şekerlemeyi hemen midesine indiriyor…

En önemli detay ise şöyle: Araştırmacılar, bu çocukları ergenlik sonrasına kadar takip ediyor ve ebeveyn ve öğretmen raporlarına dayanarak görüyorlar ki, hazzı ertelemeyi ve kendilerine sunulan ikramı hemen yeme arzusuna direnmeyi başaranlar hayatta daha uyumlu ve daha güvenilir kişiler oluyor. Bu çocukların diğerlerine göre özgüvenlerinin daha yüksek, stresle baş etme becerilerinin daha gelişkin olduğu, kendilerini daha iyi motive edebildikleri, zorluklar karşısında daha azimli davrandıkları, sosyal çevrelerinde daha az sorun yarattıkları belirlenmiş. Ayrıca bu çocuklar ABD üniversite giriş sınavı olan SAT’de daha yüksek puanlar almış.

Bu deneyin adı da “Marshmallow Experiment”, yani “Şekerleme Deneyi”olarak kalıyor. Kişinin istediği bir şey için yeterince beklemesi, irade göstermesi, yani hazzı erteleme kavramının iradeli olmayı başarmanın hayattaki karşılığını gösteriyor.

Çocuk deneyimleyerek, yaşayarak hayatı tanımaya çalışır. Bazen yanlış eğilimleri olabilir. Örneğin bir konu hakkında inat etmek, dik kafalılık yapmak, bitmeyen arzu ve istekleri gibi… Ebeveynler bu konuda sakinliklerini koruyarak durumu çözmeye çalışmalı… Mesela bugün oğlunuz geç yatmak istiyor ve inatla direniyor, siz öncelikli olarak sükûnetinizi korumalı, daha sonra bunun sebebini sormalısınız. Eğer sebep geçerli bir sebep değilse (hastalık, kendini iyi hissetmeme, korku vs.) “Canım öyle istiyor.” gibi bahaneler öne sürüyorsa sizin yapmanız gereken, “Bu tavrı sergileyerek yarınki 1 saatlik ekran keyfini 40 dakikaya düşüreceğinin farkında mısın? Bunu sen tercih ediyor ve sen seçiyorsun.” denmelidir. Böyle sakin, net ve ciddi bir konuşma çocuğunuzu etkileyecektir.

Çocuklarınıza uyguladığınız kurallar mutlaka istikrarlı bir şekilde uygulanmalı, birkaç gün veya bir hafta sürüp sonra hüsranla biten kurallar olmamalı… Hayatımızda rutinler çok önemli bir yere sahiptir. Rutinler sayesinde hayatımızı daha planlı daha düzenli yaşayabiliyor, irademizi daha güçlü kılabiliyoruz. Bir gün Hollanda’da yaşayan bir Türk annenin konuşmasını dinliyordum. Hanımefendi dedi ki “Ben çocuklarımı yetiştirirken günlük rutinlerimize çok önem veririm, mesela her akşam onların banyo saatleri vardır ve hemen sonrasında ise uyku saatleri gelir. Bu rutini onlar daha bebekken uygulamaya başladım ve şu an kızım 4, oğlum ise 2 yaşında ve aralıksız şu zamana kadar her gün uyguluyorum. Onlar da severek banyo yaparlar ve hiç sorun çıkarmadan uyurlar.” Bu annenin tutumu önemli bir detay içeriyor, rutinini her gün istikrarlı ve düzenli uyguluyor. Bu da çocukta güven duygusunu tazeleyip yeşertiyor.

Çocuklarımızı yetiştirirken, onları doğru yola yöneltirken, beklentilerimiz adil ve yaşına uygun olmalıdır. Sık sık ve devamlı emrivaki müdahaleler onun tertemiz ruhunu boğar ve sıkar. Bunun sonucunda da kaçamak yollardan giderek iradesinin zayıflamasına yol açabilir.

Çocuğumuzdan beklediğimiz davranışları, koyduğumuz kurallara uyup uymadığını ona çaktırmadan takip etmeliyiz. Takip edilmeyen kurallar, çocukta irade zaafına ve olaylar karşısında kayıtsız kalmasına sebep olur. Bu yüzden çocuğumuzu boğmadan, onu rahatsız etmeden ama inceden inceye ona hissettirerek bu takipleri yapmalıyız.

Çocuğumuz doğru bir davranış sergilediğinde ona bu davranışın sağladığı faydalar anlatılmalıdır. Çünkü iyi alışkanlıklar iyi fikir ve düşüncelerle desteklenirse çocuktaki irade daha da güçlü hale gelir. Ayrıca yaptığı güzel davranışları tekrarlarla kazandırmaya çalışmalı ve iradeyi daha kuvvetli hale getirmeliyiz. Örneğin oyuncak mağazasının önünden geçiyorsunuz, çocuğunuz oyuncak almak istiyor, siz ise ona tatlı bir ses tonuyla oyuncak alamayacağınızı sebepleriyle açıklıyorsunuz. O da sizi dinledikten sonra “Peki anneciğim, haklısın.” dediğinde onu takdir etmeli ve çocuğunuzun bu tutumu sergilemesine, pekiştirmesine imkân verecek ortamlar oluşturmalısınız. Şöyle bir şey de yapabilirsiniz: Akşam olduğunda babasına bu durumu aktarabilir, üçlü konuşma gerçekleştirebilir ve kendi hayatınızdan irade örnekleri vererek onun bu tutum ve davranışını perçinleyebilirsiniz.

Çocuğu yetiştirirken korkutarak yetiştirmemeliyiz. Bazı anne ve babalar maalesef bazen şu yanlış metotlara başvurabiliyorlar: “Bak, yaramazlık yaparsan seni doktor amcaya götürür iğne vurdururuz.” ya da “Bir daha böyle kötü davranışı yaparsan Allah seni sevmez.” Korkuyla büyüyen çocuk her daim irade zayıflığı gösterir. Çünkü korkaklık iradeyi zayıflatır, cesaret ise iradeyi kuvvetlendirir. Mesela “Hadi benim güzel kızım, sen bu işi çok iyi başarırsın, sana güveniyoruz ama unutma ki sonuç ne olursa olsun sen her koşulda bizim biricik kızımızsın ve her zaman her durumda senin yanında olmaya devam edeceğiz.” gibi samimi içten cümleler, kişiyi motive edici, cesaretini diri tutucu söylemlerdir.

İrade eğitiminde çocuğun çalışmanın, üretmenin zevkine de varmasını sağlamak çok önemlidir. Bu yüzden ev içinde çocuğun yaşına ve becerisine uygun görevler verilmeli, kendi sorumluluklarını yerine getirmesi beklenmelidir. Çocuğa verilen sorumluluk üstün körü yapılmamalı, tam ve eksiksiz olmasına özen gösterilmelidir. Yaptığı işi titizlikle yapmalı ve bunun sonunda da ebeveyn çocuğuna bu güzel davranışı için teşekkür etmeli ve çocuğu onore etmelidir.

İrade eğitiminde çocuğun acil ihtiyacı dışındaki ihtiyaçlarını hemen karşılamamak, sabretmesini ve beklemesini bilmesini sağlamak da çok önemli konular arasındadır. Örneğin çocuğun resim defterinin son birkaç yaprağı kalmış ve sizden resim defterinin hemen alınmasını istiyor. Siz sakin bir ses tonuyla “Yavrucuğum, o güzel resimlerini yapabileceğin birkaç sayfan daha var, bitince elbette ki alacağız, ama zamanını bekle lütfen.” dediğinizde yahut buna benzer bir tavır sergilediğinizde amacınıza ulaşacağınızdan şüpheniz olmasın.

İrade Eğitiminde Ebeveynlere Birkaç Öneri

  • Haz öteleme çalışmaları: Çocuğun istediği unsuru istediği anda sahip olmasını engellemektir. “Bu çikolatayı senin için aldım, ama ancak akşam yemeğinden bir müddet sonra yiyebilirsin.” örneği verilebilir.
  • Bekletme çalışmaları: Çocuğu istediği şeye dâhil etmektir. “Bu oyuncağı almak istiyorsan ücretinin yarısını sen ver, yarısını ben karşılayayım.” ya da “Bu oyuncağa sahip olmak istiyorsan iki hafta boyunca harçlıklarını biriktirmelisin.” şeklinde örnekler verilebilir.
  • Emek verme çalışmaları: Çocuğun günlük aile hayatına emek vererek katılmasını sağlamaktır. Sofra kurarken yardımını istemek, marketten dönerken poşetlerin bir kısmını taşımasını istemek gibi.
  • Zorlama çalışmaları: Çocuğun hem bedenini hem de iradesini güçlendirme çalışmalarıdır. “Bakalım on tane şınav çekebilecek misin?” ya da “Bu kitapları havada ne kadar tutabilirsin?” örneklerinde olduğu gibi.
  • Sınır çalışmaları: İrade eğitimin büyük bir parçası olan sınır eğitimi çalışmalarıdır.

Hangi Düşünceler Ebeveynleri Çocuklarına Karşı Sınırsızlığa İter?

“Çocuğumla kötü olmak istemiyorum.” çatışmadan kaçınan ebeveynler. “Annem babam beni çok sıktı, çocuğum serbest olsun.” yaşadığı zorluğun akabinde tam aksi uca giden ebeveynler. “Sınır koyarsam çocuğum beni sevmez.” endişeli, duygusal ebeveynler. “Hayır demekten korkuyorum.” sadece kendi çocuğuna karşı değil, hayatta kimseye karşı sınır koyamayan ebeveynler.

Sevgili anne ve babalar, şu unutulmamalıdır ki zayıf irade, çocuklukta davranış bozukluğuna sebep olabilecekken ileri yaşlarda kişilik bozukluğuna varabilecek ciddi psikolojik sorunlara neden olabilir. İşte bu yüzden çocuğumuzu yetiştirirken, sağlam kişilik temelleri atılırken, irade eğitimine son derece önem verilmelidir.

Çocuklara irade ve öz disiplini öğretmenin en iyi yolu, onun seçeceği hedeflerden geçiyor. Çocuğunuza yaşına uygun hedefler sunun ve bırakın kendisi seçsin. Böylece çocuk seçtiği hedefe ulaşmak için öz disiplin öğrenme ihtiyacı hissedecektir. Bu ihtiyacın oluşup kişilik temelinde sağlam bir şekilde yer alması için ebeveynler sabırlı davranışlarla ona model olmalı ve erken yaşta çocuğun bu kazanımları elde etmesinde yardımcı olunmalıdır. Çocuklara dört yaşından itibaren sabırlı olmak, her isteğin, arzunun anında gerçekleşemeyeceği öğretilmeli ve yaşlarına uygun olarak sınırlar konulmalıdır. Koyulan sınırların, kuralların sürdürülebilir olması da mühimdir. Bu hususlara dikkat edilerek verilecek eğitim, amacına hizmet edecektir.

Kaynak:

Mehmet Teber, Seminer, “Çocuklarda İrade ve Sınır Eğitimi”, Başakşehir, 8 Aralık 2016

Mehmet Teber, Seminer, “Çocuklarda İrade ve Sınır Eğitimi”, Başakşehir, 8 Aralık 2016

İnternet, Medya ve Ergenler

Son zamanlarda medya ve internet kullanımı fazlasıyla artmakta; çocuk ve ergenler internet ve medyayı en çok kullananlar olarak göze çarpmaktadır. Ergenlerde ve çocuklarda medya ve internet kullanımı nitelik ve nicelik bakımından döneme özgü değişiklikler gösterir. Medya kullanımı bireyleri pozitif ve negatif yönden etkileyeceği gibi özellikle gelişim çağındaki çocuklar bu etkiyi daha yoğun hissetmektedir. Bilimsel araştırmalar kullanım tarzına ve biçimine göre internet ve medya kullanımının faydaya veya zarara dönüşebileceğini belirtmektedir. Bu makalede amaç çocuk ve ergenlerin internet ve medya kullanımları hakkında genel bilgiler vermek, internet ve medya kullanımlarının yaratabileceği olumlu ve olumsuz sonuçlarını incelemektir.

Medya, teknoloji ve internetin ergenlerin günlük yaşamları ve sosyal çevrelerine büyük ölçüde etki etmektedir. Medya, internet gibi iletişim araçları sadece bireyler üzerinde doğrudan etkide bulunmaz. Aynı zamanda kültürü, bilgi birikimini, bir toplumun norm ve değer yargılarını da etkiler. İzleyici ve kullanıcıların kendi davranış biçimlerini belirlerken kullanabilecekleri bir dizi imaj, düşünce ve değerlendirmeleri de sunarlar (Mcquail and Windahl, 1997 ).

Bir çocuğun bireyselleşmesi ve toplumsallaşmasında ebeveynlerin rolü çok büyüktür, onların ardından kardeşler, arkadaşlar, okul, öğretmenler sonrasında da televizyon, internet, radyo, sinema gibi iletişim ve medya araçları gelmektedir. Yazılı ve elektronik basının (kitap, dergi, sinema, tiyatro, radyo ve televizyon) oluşturduğu medya ise, insanları ulaştığı güçlü nokta itibariyle okul döneminden daha da fazla ve köklü bir şekilde, hayatları boyunca ve çoğu zaman da farkında olmadan yoğun olarak etkileyen önemli bir kitle iletişim aracıdır (Karaküçük ve Yenel, 1997).

İnternet, günümüzde kitle iletişim araçları içerisinde her yaştan ve her kesimden kullanıcıya ulaşmış olan en popüler iletişim aracıdır. İnternet yetişkinler için olduğu kadar çocuk ve ergenler için de kullanılan önemli bir haberleşme ve öğrenme ortamıdır. Medya ve internet üzerinden yapılan çalışmalar medya ve internetin ergenler üzerinde mutlak bir etkisi olduğu yönündedir. Araştırmacılar tarafından yapılan araştırmalar etkilerinin bir çoğunun olumsuz olduğunu savunmaktırlar ( Günindi, 2002). Araştırmacılar bu teknolojilerin önemli gelişimsel etkinliklerinin yerini alacağını savunmaktadırlar. Bu yaklaşıma göre, bilgisayar, televizyon, internet gibi medya ortamının çocukları ve ergenleri gerçek oyun kültüründen alıkoyarak kendileri için henüz çok erken olan bir dönemde kaldırabileceklerinin üzerinde miktarda uyarana maruz bırakabileceği söz konusudur. Bu teknolojilerle sağlanan sanal dünyanın gerçeği yansıtmaması, çocuğu gerçeklerden izole bir yaşama doğru çekmesi, farkındalığını ve yaratıcılığını azaltması gibi eleştiriler de dile getirilen görüşler arasındadır.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2011 yılı Ağustos ayı verilerine göre Türkiye genelinde İnternete erişim olan evlerin oranı yüzde 42.9’a ulaşmıştır. Düzenli olarak tutulan bu istatistiklere göre internete erişim oranı ve ergenlerin bireysel olarak internet ve medya uyaranlarına maruz kalmaları her geçen yıl hızla artış göstermektedir. Bilgisayar ve İnternet kullanım oranının en yüksek olduğu yaş grubunun 16-24 yaş gurubu olduğu (% 65.8), internet kullanan bireylerin ise yüzde doksanının İnterneti düzenli olarak kullandıkları gözlemlenmektedir (TÜİK, 2011).

Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir araştırmada gençlerin % 89’unun bilgisayar kullandığı, % 61’inin ise internette gezinti yaptığı saptanmıştır. Aynı araştırmada gençlerin %14’ünün bilgisayarda yaptıkları şeyleri anne ve babalarına söylemek istemedikleri, gizledikleri belirlenmiştir (Comert ve Kayıran, 2010).

Araştırmaların bazıları gösteriyor ki, 13-19 yaş arası gençlerin ebeveynlerinden daha fazla bir şekilde internet ve medya kullandıklarını göstermiştir. Yetişkinler interneti ve diğer medyaları kendi faydalarına ve ya boş zamanlarını değerlendirmek için kullanırken ergenler de internet kullanımı oyun oynamak, müzik dinlemek ve yeni insanlarla tanışmak için olduğu saptanmıştır.

İngiltere’de 2005 yılında 9-19 yaş arası ergenlerde yapılan araştırmaya göre, medya ve internete evden erişim hızla artmaktadır. Bu araştırmaya göre ergenlerin %75’i medya ve internet organlarına evden erişebilmektedir. %19’u kendi yatak odalarında kişisel TV ve internet erişimli bilgisayara sahiptir. 12-19 yaş arası evde internet ve medya kullanıcısı ergenlerin %63’ü çevrimiçi ortamdaki faaliyetlerini ebeveynlerinden gizlemek için çeşitli yollara başvurmaktadırlar (Comert ve Kayıran,2010).

Hollman ve ark. tarafından yapılan araştırmaya göre ise, sıklıkla medya ve internet kullanan ergenlerin sosyal gelişimlerini önemli ölçüde etkilediği, öz güvenlerinin çok düşük, sosyal kaygı düzeylerinin çok yükseldiğini ve saldırganlık düzeylerinde artış bulunmuştur. Anderson ve Bushman bilgisayar oyunları ve çizgi dizilerin çocuk ve ergenlerde saldırganlığa neden olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca bu durumun oluşmasında oynanan oyun ve izlenen programların türüne, oynama ve izleme sıklığına göre değişiklik göstereceğini vurgulamıştır.
İnternet üzerinden kurulan iletişimin ergenler için çok önemli olduğunu, gerçek arkadaşlık ve çevreden kopartarak sosyal izolasyona sebep olabileceğini de vurgulamıştır.

Ergenlerin kendi verdikleri açıklamalara göre, internet kullanımları incelenirken %74’ünün yabancı birisi ile iletişim kurduğunu, %44’ünün ise silah ve patlayıcı sitelerini ziyaret ettiğini, %25’inin kimlik bilgisini paylaştığını, %21’inin ahlak dışı siteleri ziyaret ettiğini, %7.5’inin ise nefret içerikli sitelerde gezindiği bulunmuştur. Ergenlerin % 86’sının sanal sohbet yaptığı ve sanal sohbet sırasında % 67’sinin kendilerin yaş, isim, fiziksel özellik ve meslek konusunda farklı tanıttıkları tespit edilmiştir (Comert ve Kayıran,2010).

Medya ve internetin ergen ve çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu savunan bakış açısına göre ise, çocukların gelişim düzeylerine uygun program ve uygulamaların doğru biçimde kullanılmasıyla yaratıcılığın geliştirilebileceği vurgulanmaktadır. Bu durumda ergenlerin ve gelişim dönemindeki çocukların yaratıcılığını ve katılımcılığını arttıran uygulamalar medya ve internet ile daha da kolaylaştığı; farklı gelişim gereksinimlerine hitap bir öğrenme ve deneyimleme ortamının medya ve internet ile daha mümkün olduğu; gerçeğe daha yakın oyunlar ve sosyalleşme fırsatları ile gelişim düzeylerine uygun deneyimlerinin yaşatılmasının söz konusu olduğu belirtilmektedir (Haugland ve Wright, 1997).

Medya ve internetin iletişim ve temel bilgiye erişim kolaylığının yanı sıra kültürel birikime katkı sağlama, kültürel birliktelik ve farkındalığı pekiştirme ve iletişimi güçlendirme gibi başlıklar altında toplanabilir. Ergenler maalesef toplumumuzda sosyal sivrilmenin ve yozlaşmanın kaynağı olarak görülmekte, bireysel görüşlerini paylaşma ve toplumsal görüşe katkıda bulunma fırsatı verilmemektedir. Bu nedenle, internetin ergenlik dönemindeki gençler için kritik bir toplumsal işlevi vardır ve onlara seslerini duyurma fırsatı veren eşsiz bir araca dönüşebilmektedir.
Ergenler interneti ders çalışma, müzik dinlemek, oyun oynamak ve bilimsel araştırma yapmak gibi amaçlarla kullanmaktadır. Madell ve Muncer 2004 yılında 11-16 yaş arası 1.340 ortaokul öğrencisi ile yaptıkları çalışmada, öğrencilerin % 67’si müzik dinlemek, % 56’sı internette gezinti yapmak ve % 55’i elektronik postalarını kontrol etmek için internete girdiklerini, % 28 gibi küçük bir bölümünün bilgi edinmek amacı ile interneti kullandığını belirlemiştir. Çalışmada erkeklerin interneti daha sık kullandıkları saptanmıştır.

Günümüzde tamamen medya ve internetten uzak bir ergenlik dönemi düşünülemeyeceği gibi, medya ve internet yönünden aşırı zengin ergenlik dönemininde gelişimsel sakıncaları olabilir. Bilgisayar ve İnternet kullanımında tamamen kısıtlamaya gidilmemesi önerilmekte; çocuklarda ve ergenlerde internete yönelik bir bakış açısı kazandırma ve onlarda aşinalık yaratma amacıyla kontrollü ve verimli bazı yaşantılara gereksinim duyulduğu vurgulanmaktadır (Ceyhan ve Ceyhan, 2011).

Son zamanlarda yapılan uluslararası araştırmalarda, internetin ergenlik döneminde kesinlikle kullanılmaması gereken bir teknoloji olarak algılamaktan çok, yararlı bir teknoloji olarak kabul etmeye doğru bir yönelimin gerçekleşmesi gözlemlenebilir. Başka bir deyişle, internetin ergen gençlerin toplum ile bağ kurmasında önemli bir teknoloji haline geldiğini görebiliriz. Medya ve ergenler üzerinde 1990’larda gerçekleştirilen araştırmalarda ergenler için medya ve internet tamamen tehtid olarak algılanırken artık sosyallik, katılım ve bireysel görüş için önemli bir teknolojik araç olduğunu vurgulayan araştırmalar da artış gözlemlenmiştir (Valkenburg ve Peter, 2009). Sosyal medya ve internetin bilişsel ve sosyal katkıları ile ilgili bilimsel çalışmalar günden güne artmaktadır. Bu bağlamda yukarıda sıralanan fırsat ve riskler de dikkate alınarak internetin kullanım biçim ve bağlamına göre çocuk ve ergen gelişimine faydaları ya da zararları olabilir.

Bu çalışmada yer alan risk faktörleriyle mücadelede yetişkinler ve ebeveynlere büyük görevler düşmektedir. Ergenlerin internet ve medya kullanımlarını yer, zaman, nitelik ve süresini sınırlandırmak ve belirli kurallara bağlamak önemlidir. Belirli yaş ve olgunluğa gelene kadar medya ve internet kullanımını denetlemek, mümkün olduğunca bu etkinlikleri çocukla birlikte gerçekleştirmek, belli içerik ve web sitelerine erişimi sınırlandırmak için güvenlik önlemleri almak ebeveynler için önemli bir görevdir. Bunlar yapılırken ebeveyn, eğitimci ve çocuk işbirliği içerisinde gerçekleştirilmesi daha yapıcı ve verimli sonuçlar elde etmeyi sağlayacaktır.

Yetişkinlerin koyduğu kurallara ergenler tarafından olumlu biçimde algılanmasını sağlamak için her iki tarafında medya ve internet kullanımı konusunda yapıcı ve hemfikir olması zor ama yararlı bir süreçtir, bu nedenle sağlıklı bir iletişim kurulması önemlidir. Bu bağlamda ergenlere rehberlik edebilmek için medya, bilgisayar ve internet kullanımının gelişimsel süreçlerinden haberdar olmak, kendini geliştirmek ve alan uzmanlarından yardım almak gerekmektedir.

Ebeveynler tarafından aşırı koruyucu yaklaşım ve sürekli denetim paranoyası ergenlerin uygun başa çıkma stratejilerini geliştiremeyecek kadar sınırlandırılması biçiminde kendini gösterebilir. Ayrıca kontrol mekanizmaları oluşabilecek risk faktörlerini belli bir ölçüde azaltabilir. Bu riskler ergenler üzerindeki olumsuz sonuçları yapıcı bir yaklaşımla eğitime yedirildiğinde uygunsuz davranışa yönelik bilinçlendirmenin gerçekleştirileceği öne sürülebilir (Akbulut & Çuhadar, 2011). Bunların yanı sıra empati eğitimi, etik ikilemler ve karşılıklı diyalog ile uygun olan davranışlara yönelik bilincin arttırılması, yetişkin odaklı mekanizmalar yerine ergenlerin de bakış açısına değer verilen eylem planlarının hayata geçirilmesi gereken kapsamlı ve çok boyutlu bir yol haritası bulunmaktadır (Akbulut,2011). Doğru yaşta, uygun teknolojilerin etkili bir biçimde kullanılabilmesi için hangi yaş grubunun ne tür teknoloji kaynaklı etkilere maruz kaldığı konusunda bilinçlenmeye gereksinim vardır.

Ergenlik çok farklı biçimlerde tanımlanmış olsa da genel hatlarıyla çocukluk döneminden çıkılan fakat yetişkinliğe de tam varılmamış olan dönemdir. Bu dönem, ruhsal dönem açısından zorlu, çoğu zaman sorunlu ama olumlu potansiyelleri de olan durumlardır. Ergenlik, kişinin kendi kimliğini ve kişiliğini aradığı dönem olarak medya ve internet kullanımı, sanal dünyayla olma konusunda bir paralellik taşımaktadır. Bu ortak özelliğin incelenmesi ergenle medya ilişkilerini anlamamız konusunda iyi bir başlangıç noktası olabilir (Akbulut, 2011).

KAYNAKÇA
1. COMERT TARI I, KAYIRAN SM, Çocuk ve Ergenlerde İnternet Kullanımı, Çocuk Dergisi 10(4):166-170, 2010 doi:10.5222/j.child.2010.166
2. Demir T, Adolescent and media, Derleme Review, DOI: 10.4274/tpa.46.26
3. Akbulut Y, Developmental Implications of Computer and Internet Use among Children and Adolescents, Trakya University Journal of Education 2013, Volume 3, Issue 2, 53-68
4. Kırık A.M, The Effects Of Television On Developmental Age Children and Parents Control Problem, 21. Yüzyılda Eğitim ve Toplum Dergisi, Cilt 2 Sayı 4 Bahar 2013
5. Akça R.P, Şenol V, Müzik, Reklam ve Kitle İletişimin Ergen Üzerindeki Etkisi, Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, ISSN:1694-528X, http://www.akademikbakis.org
6. Tüzün U, Gelişen İletişim Araçlarının Çocuk ve Gençlerin Etkileşimi Üzerine Etkisi, Düşünen Adam Dergisi; 2002, 15( I ):46-50

psikolojigazetesi.com

Anksiyete

Anksiyete; nedeni bilinmeyen, içten gelen, belirsiz, korku, kaygı, sıkıntı, kötü bir şey olacakmış duygusudur. Bu duygu kısa süreli ya da anlık olmaktan çok; içten ya da dıştan gelen tehlike veya tehlike beklentilerine karşı oluşan ve süregiden bir tepkidir ve çoğu zaman kişinin işlevselliğini bozar. Çok hafif gerginlik ve tedirginlikten panik derecesine varan değişik yoğunluklarda gözlemlenebilir. Anksiyete; kas gerginliği, mide ağrısı, kalp atışının hızlanması gibi fiziksel; yoğun bir korku ve gerginlik hissi olarak ortaya çıkabilir. Bu duruma, kötü bir şey olacağına dair gerçekdışı inançlar ve abartılmış tehlike algısı eşlik eder. Sonuç olarak kişi bu belirtileri ortaya çıkaran durumlardan kaçınmaya başlar.

Anksiyete bozuklukları toplumda en sık görülen ruhsal hastalıklardan biridir. Araştırmalar anksiyete bozukluklarının yaşam boyu yaygınlık oranının %29 olduğunu göstermektedir. Türkiye Ruh Sağlığı Profilinde ise anksiyete bozukluklarının 12 aylık yaygınlığı %6,7 olarak bildirilmiştir. Anksiyete bozukluklarının genellikle erken yaşlarda başladığı görülmektedir. Ortaya çıkma açısından en riskli dönemin 10-25 yaş arası olduğu söylenebilir. Kadınlarda ve düşük gelir düzeyine sahip kişilerde görülme sıklığı çok daha yüksektir. Bunun yanı sıra yaşam boyu anksiyete bozukluğu tanısı almış hastaların %75’inde en az bir başka ruhsal bozukluk daha görülmektedir.

Anksiyetenin pek çok fiziksel belirtisinin ortaya çıkmasından sorumlu olan iki sistem hipotalamus tarafından kontrol edilen otonomik sinir sistemive adrenokortikal sistemdir. Buna göre bu iki sistem tehlike anında aktive olduklarında bedeni tehlikeden kurtulmaya hazırlamak için uyarırlar. Bedenin tehdit karşısındaki bu mekanizmasına “kaç veya savaş tepkisi” denir. Tehlike gerçek olduğunda bu mekanizma uyumlu bir süreç işletir.
Ancak tehlike algısı bozulup tehlikeye gerçekdışı bir büyüklük atfedildiğinde beden tehlike olmadığı halde uyarılmış olur, böylece uyumsuz bir anksiyete tepkisi oluşur. Araştırmalar bazı kişilerde erken yaşlarda anksiyeteye karşı bir hassasiyet bulunduğunu ortaya koymuştur. Bu eğilim Eysenck tarafından nevrotiklik, Watson ve Clark tarafından olumsuz duygulanım, Gray tarafından ise davranışsal ketlenme olarak tanımlanmıştır. Farklı isimlerle tanımlansa da, kişilerde bu eğilim yüksek olduğunda, kişilerin stres faktörleri karşısında olumsuz duygulara daha eğilimli oldukları ve daha kolay kaygılandıkları görülmektedir . Çocukluk döneminde bu karakteristik özelliklerin yüksek olması ergenlik ve yetişkinlikte anksiyete bozuklukları için ciddi bir yatkınlık ve risk faktörü oluşturmaktadır

Anksiyete Kuramsal Olarak Nasıl Açıklanıyor?

Bu bölümde anksiyeteyi psikolojik açıdan inceleyen temel yaklaşımlar (Psikodinamik, varoluşçu, davranışçı ve bilişsel) anlatılacaktır.

Anksiyete ve Psikodinamik Yaklaşım

Psikodinamik yaklaşımda anksiyete, amacı doyum olan dürtüler ve bunların doyum araması sırasında, süperego tarafından baskı altına alınmaya ve engellenmeye çalışılmasından kaynaklanan bir iç çatışma olarak tanımlanmıştır. Freud’un yapısal modeline göre bu iç çatışma, id tarafından ortaya konan bilinçdışı cinsel ve saldırgan isteklerin süperego tarafından sosyal ve ahlaki normlara uygun hale getirilmeye çalışılması veya bu isteklerden dolayı cezalandırılma tehdidi ile ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla anksiyete, bilinçdışında oluşan ve egonun, bilinç düzeyine ulaşmasını engellemeye çalıştığı bir tehlike sinyalidir. Freud  kaygının üçe ayrıldığını ifade etmiştir:
1. Gerçek Anksiyete (Realistic Anxiety): Dış dünyada gerçek bir tehlike ile karşılaşılması sonucunda oluşur. Korku duygusuna benzerdir.

2. Nevrotik Anksiyete (Neurotic Anxiety): Bastırılmış cinsel ve saldırgan duyguların sonucu olarak oluşur.

3. Ahlaki Anksiyete (Moral Anxiety): Kişinin dürtülerini kontrol edememekten dolayı yaşadığı suçluluk, vicdan azabı, utanma gibi duyguların yarattığı sıkıntıdır.

Bu üç tür anksiyeteden gerçek anksiyete, hemen hemen herkes tarafından belli durumlarda yaşanmaktadır ve kişinin hayatta kalmasını sağlayacak işlevsel bir boyutu vardır. Ancak nevrotik ve ahlaki anksiyete, egoya karşı oluşturdukları tehlike algısı yüzünden baskı altında tutulmaya çalışılır. Bu süreçte ego, tehdit olarak algılanan bu çatışma karşısında, uygun olmayan dürtü ve isteklere karşı savunma mekanizmalarını harekete geçirir. Freud fobileri açıklarken, yer değiştirme mekanizması kullanılarak baş edilmeye çalışılan biliçdışı anksiyetenin bir nesneye ya da bir duruma aktarılmasıyla oluştuğunu savunur. Böylece daha öncesinde etkisiz olan bir nesneye ya da duruma karşı fobi geliştirilir. Dolayısıyla, fobi yaşanan durumlarda bu, o nesneye karşı gerçek bir korku değil, biliçdışı çatışmanın o nesneye aktarılmasıdır. Eğer savunma mekanizmaları dürtüleri ya da nevrotik ve ahlaki anksiyeteyi baskı altında tutmayı başaramazsa kişi, tıpkı yaygın anksiyete bozukluğunda görüldüğü gibi sürekli bir anksiyete hali içine girer.

Özetle, psikodinamik yaklaşıma göre anksiyete, bilinçdışı öğeleri olan bir iç çatışmanın yansıyan belirtisidir.

Anksiyete ve Varoluşçu Yaklaşım

Varoluşçu kurama göre anksiyete, insanın varolmasıyla birlikte ortaya çıkar. Çünkü anksiyete varoluşa karşı yokoluş gerçeğinin algılanmasıdır. May (1977) anksiyeteyi kişinin varlığı için temel saydığı değerlere yönelik bir tehdit olarak tanımlar. Kendi olmanın sınırları ve sorumluluklarını farketmenin yarattığı bu endişe yaşam boyu devam eder. Tillich’e göre bu anksiyetenin öğretici bir işlevi vardır. Kişiyi sahtelikten kurtararak, sahici bir hayat yaşamasına, otantik kendiliği yakalamasına olanak sunar. Varoluş anksiyetesini tektikleyen en önemli kaynak ise kişinin bu hayatta varoluşunu tehdit eden ölümdür. Ölümle yüzleşmenin uyandırdığı anksiyeteden kaçınmak için kişi çoğu zaman kayıtsızlığa düşer, sorumluluklarını erteler, kendini duyarsızlaştırır. Bu durum anksiyeteyi sustursa da kişiyi sahici kendiliğinden uzaklaştığı, otantikliğini yitirmiş bir hayata sürükler.

Özetle, varoluşçu kurama göre anksiyete, varolmanın imkânları ve sorumlulukları ile bu varlığın sınırlarını farketmenin bir sonucu olarak oluşur. Kuram, hayat boyu süre giden bu anksiyeteyle başa çıkma yolu olarak onu kabullenmek ve öğreticiliğini kullanmayı sunmaktadır.

Anksiyete ve Davranışçı Yaklaşım

Davranışçı yaklaşım anksiyeteyi öğrenilmiş bir korku olarak değerlendirir ve klasik koşullanma ile açıklar. Buna göre kişi, korku uyandıran ya da tehdit oluşturan bir durumla, tehlikesiz herhangi bir nesne ya da durumu eşleştirerek bu nesne ya da duruma karşı anksiyete oluşturur. Bu açıklama Watson ve Reynor’ın ünlü ‘Little Albert’ deneyine dayanmaktadır. Buna göre daha önce fare korkusu olmayan küçük bir bebek klasik koşullanma ile fareye karşı bir korku geliştirmiştir. Watson ve Reynor’ın deneyi daha önce var olmayan bir korkunun labaratuvar ortamında oluşturulmasından dolayı oldukça ses getiricidir. Bazı teoristler ise korku edinmede sosyal öğrenme, model alma ve taklidin önemli bir rolü olduğunu savunurlar. Bununla birlikte, korku ya da daha genel anlamda anksiyete bir kez oluştuğunda kaçınma ile sürdürülür. Mowrer’ın iki-faktör modeline göre anksiyetenin oluşmasında klasik koşullanma, sürdürülmesinde ise edimsel koşullanma rol oynar. Korkulan nesneden ya da durumdan kaçma veya kaçınma ile bu kaçınmanın sonucu olarak korkuda yaşanan azalmanın olumsuz pekiştirme yoluyla kaçınmayı arttırdığı gözlemlenir.

Anksiyetenin davranışçı açıklamasına getirilen en büyük eleştiri, insanların neden bazı özel durum (uçak korkusu, yükseklik gibi) ve nesnelere (yılan, örümcek, fare gibi) karşı anksiyete geliştirip diğerlerine karşı geliştirmemesidir. Seligman’ın ‘hazırlanmış’ kavramına göre türler genetik olarak yaşamsal tehditler ortaya çıkaran Pyaranlara karşı korku geliştirmeye eğilimlidir. Dolayısıyla bu hazırlanmış korkular çabuk edinilme, çabuk ortadan kalkmama ve akılcı olmama özelliklerine sahiptir.

Özetle, davranışçı yaklaşım anksiyeteyi açıklarken koşullanma temelli modelleri savunur. Buna göre koşullanma ve pekiştireçler hem anksiyetenin edinilmesinde hem de sürdürülmesinde işlev sahibidir.

Anksiyete ve Bilişsel Yaklaşım

Bilişsel yaklaşıma göre, anksiyete, öfke ve umutsuzluk gibi olumsuz duygular yaşayan kişilerin bunları olayların kendisine karşı değil, bu olaylarla ilgili kendi beklentileri ve yorumlarına karşı yaşadıkları öne sürülür. Beck ve arkadaşları anksiyete hisseden kişilerin zihinsel olarak sürekli tehlike teması ile meşgul olduklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla bu zihinsel saplantı hali, var olan tehlikeyi abartılı olarak, olduğundan daha fazla hissederler. Bu durum, hem otomatik düşüncelerde hem de şemalarında tehlike temasının sürekli gündemde kalmasını sağlar. Bilişsel model anksiyetede, bilgi işleme süreçlerinde çeşitli çarpıtmaların önemini vurgular.

Anksiyete en sık karşılaşılan bilişsel çarpıtmalar şunlardır:

  • Keyfi çıkarsama: Yeterli kanıt olmamasına rağmen olumsuz değerlendirmede bulunma.
  • Seçici soyutlama: Durumun tamamen bir yönüne odaklanarak, diğer özellikleri gözden kaçırma.
  • Aşırı genelleme: Tek bir olayı temel olarak genel bir olumsuzluk algılama.
  • Felaketleştirme: Olacak şeylerin dayanılamayacak kadar kötü olduğuna inanma.
  • Kişiselleştirme: Kişinin olumsuz olaylar için kendisini orantısız biçimde suçlaması.
  • Akıl okuma: İnsanların düşünceleri hakkında yeterli kanıta sahip olmadan, onların düşüncelerini bildiğine inanma ve hareketlerine bir anlam yükleme.

Bunun yanı sıra, Wells ve Butler anksiyetenin ortaya çıkışı ve sürdürülüşünü, tehlike algısına saplanılmasının yanı sıra, kişinin kendi başa edebilme becerilerini küçümsemesinin de önemli bir etkisi olduğunu savunur. Kişilerin kendi baş edebilme becerilerini hafife almaları sonucu tehlike algısı daha da yükselmektedir. Bu abartılı değerlendirme sonucunda da otomatik olarak anksiyete aktive edilir.

Farkındalık temelli yaklaşımlar, ruh ve bedenin bir bütün olarak sağlıklı olabilmesi için  farkındalık ve kabullenmenin temel rolüne dikkat çeker. Bu nedenle anksiyete gibi fiziksel bileşenleri oldukça yoğun bir kavram için, bu yaklaşım kendisinden önceki birinci dalga olarak tanımlanan davranışçı ve ikinci dalga olarak tanımlanan bilişsel yaklaşımlardan oldukça farklılaşır. Farkındalık temelli yaklaşımlara göre anksiyete doğal bir tepkidir ve kişinin hayatında ya da o an içinde bulunduğu durumda birşeylerin yolunda gitmediğine işaret eder.  Anksiyete ile ilişkili bozukluklara tüm yaklaşımlar ise yaşanılan korku ya da anksiyete duygusunu azaltmak hedefiyle yaklaşır. Ancak farkındalık temelli yaklaşımlarda anksiyetenin kendisi ‘kötü’ kabul edilmez. Bu sebeple hedef, anksiyete hissedilen anlarda oluşan duygusal, bilişsel ve fiziksel tüm duyumları olduğu gibi kabullenen ustaca bir ilişki kurmaktır. Bu kabullenme ile anksiyete yaşayan kişinin psikolojik bir özgürlük elde etmesi beklenmektedir.

Anksiyete Tanı Ölçütleri Nelerdir?

Amerikan Psikiyatri Birliği ( APA)’nin tanımına göre anksiyete; kişiliğin bilinçli bölümünde hissedilen ve ortaya çıkan tehlike sinyalidir. Bu tehdit, kişiliğin içinde, dış ortamda bağımsız veya bağımlı olarak üretilir. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin (APA) psikiyatrik bozukluklar için kullandığı temel tanılama sistemi olan DSM-5’te anksiyete bozuklukları olarak tanımlanan genel başlığın altında;

  • Ayrılma kaygısı bozukluğu
  • Seçici konuşmazlık
  • Özgül fobi
  • Sosyal fobi
  • Panik bozukluğu
  • Agorafobi
  • Yaygın kaygı bozukluğu
  • Maddenin yol açtığı kaygı bozukluğu yer alır.

Daha önce anksiyete bozuklukları başlığı altında incelenen travma sonrası stres bozukluğu ve obsesif kompulsif bozukluk, DSM-V ile anksiyete bozukluğu olarak değerlendirilmemektedir. Anksiyete bozuklukları olarak gruplandırılan bu bozuklukların ortak özelliği farkedilebilir herhangi bir stres olmaksızın kendiliğinden ortaya çıkan anksiyetenin fiziksel, duygusal, bilişsel ve davranışsal belirtilerinin olmasıdır. Bu belirtiler:

  1. Bilişsel belirtiler: fiziksel olarak zarar görme endişesi, tehlikeyi büyütmek, gerçeklik duygusunu kaybetme, dikkat dağınıklığı, yoğunlaşma güçlüğü, kontrolünü yitirme kaygısı, ölme korkusu, aşırı uyarılma.
  2. Duygusal belirtiler: Korku, huzursuzluk, endişe, çaresizlik, alarm duygusu, panik.
  3. Davranışsal belirtiler: Anksiyete yaratan durumlardan kaçma ya da kaçınma davranışı, donakalma, öfke.
  4. Fizyolojik belirtiler:
  • Kardiovasküler sistem: Çarpıntı, kan basıncı değişiklikleri, soluk renk ya da yüzde kızarma.
  • Solunum sistemi: Nefes darlığı, hava açlığı, boğazda düğümlenme, boğulma hissi.
  • Gastrointestinal sistem: Yutma güçlüğü, bunaltı, kusma, ishal, karın ağrısı.
  • Genitoüriner sistem: Sık idrara çıkma, cinsel isteksizlik.
  • Cilt belirtileri: Terleme, kızarma, sıcak basması.
  • Nörolojik: Tremor, bas dönmesi, bayılma hissi veya bayılmalar, kas gerginliği, motor huzursuzluk.

Bu belirtiler ortak olmakla birlikte, seyri ve klinik tablosu anksiyete bozukluğunun sınıflandırılmasına göre değişmektedir.

Psikolojik Olarak Güçlü Hissetmek İçin

‘’Patronum beni sürekli kötü hissettiriyor, ne yapsam yaranamıyorum.’’
‘’Eşimin bencilliği ve düşüncesizliği yüzünden çok mutsuzum.’’
‘’Yüzüme gülüp arkamdan söylediklerini öğrenince delirecek gibi oldum.’’

Bu örnek durumlarda haklı da olsanız, karşınızdakinin sizi negatif etkilemesine izin vererek kendi gücünüzü teslim etmiş oluyorsunuz. Fark etmeden enerji kaybediyorsunuz. Aslında maruz kaldığınız etki ne olursa olsun, bilinçli bir seçim yapıp gücünüze sahip çıkmanız mümkün.

Bu kolay değil ama mümkün. Yazar ve psikoterapist Amy Morin, Psychology Today dergisinde gücünüze sahip çıkmanın yollarını anlatmış:

Şikâyet etmeyi bırakın

Ailenize, arkadaşlarınıza, eşinize ve iştekilere sürekli birilerini veya bir durumu şikâyet etmek sizi çözüme değil probleme odaklar. Enerjinizi problemi tekrar tekrar anlatıp sempati toplamaya değil, çözmeye verin.

Sürekli şikâyet, sadece durumu değil, durum karşısında kendi tutumunuzu da kontrol edemediğinizi gösterir.

Hislerinizin sorumluluğunu alın

Moralinizi, nasıl hissettiğinizi başka insanların davranışlarının belirlemesine izin vermeyin. Arkadaşınız sizi gittiği yere davet etmediği için kötü hissediyor ya da eşinizin annesi sizi eleştirdiğinde küplere biniyorsanız bu onların sizin üzerinizde güç sahibi olduğunu gösterir. Başkalarının düşünce ve davranışlarını kontrol edemezsiniz. Ama kendi hislerinizi kontrol ederek zarar görmemeyi başarabilirsiniz.

Sağlıklı sınırlar çizin

Yersiz suçluluk hislerine kapılmak, ne istediğinizi, neye ihtiyacınız olduğunu söylemek yerine susmak, sürekli fedakârlık yapmak ya da saldırganlaşarak kırıldığınızı saklamaya çalışmak gibi davranışların hepsi gücünüzden vazgeçtiğinizi gösterir.

Eğer bir fedakârlık yapacaksanız, bunu başkaları sizi ‘’zorladığı’, ‘’başka şans bırakmadığı’’ için değil kendi seçiminiz olduğu için yapın.

Duygusal ve fiziksel sınırlarınızı sağlıklı çizerseniz enerjinizi fazla çaba göstermeden yukarıda tutabilirsiniz.

Kurban psikolojisine girmeyin

İşim için şunu feda ettim, eşim için bunu yapmak zorunda kaldım, arkadaşlarıma ayıp olmasın diye evet demek zorunda kaldım gibi sürekli kendinizden verdiğinizi anlattığınızı fark ederseniz durun ve bir düşünün. Bu sizin sürekli dram yaşayan bir kurban rolü üstlendiğinizi işaret ediyor olabilir. Verdiğiniz kararların istemediğiniz bazı sonuçları olabilir ama kararı sahiplenerek çıkış yolları aramak da sizin elinizdedir.

Affedin

Sizi kıran veya haksızlık eden birine karşı taşıdığınız öfke diğer kişiyi değil sizi cezalandırır. Size yanlış yapan birini düşünerek harcadığınız zamanı aslında kendinizden çaldığınızı unutmayın. Gücünüzü geri almanın en iyi yolu karşınızdakini affetmektir.

Affetmek karşınızdakinin yaptıklarının kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez. Hayatınıza tekrar girebileceği anlamına da gelmez.

Affetmek karşınızdakinin davranışlarının sizinle değil kendi kapasitesi ile ilgili olduğunu fark edip, size zarar veren öfkeyi içinizden atmaktır.

Değerinizi başkalarının ne düşündüğü değil siz belirleyin

Eğer kendi doğrularınız net değilse, başkalarının düşünceleri sizi kolayca etkiler.

Unutmayın ki herkes hayatı kendi süzgecinden geçirir ve pek çok farklı önyargı ile karşılaşabilirsiniz. Önemli olan inandığınız, doğru bildiklerinizle tutarlı yaşamanızdır.

Eğer değerinizi başkalarının sizinle ilgili olumlu izlenimleri belirliyorsa hayatınız sürekli birilerini memnun etmekle geçer. Herkesin sizi sevmesi gerekmez, yaşam tarzınızı onaylamaları da gerekmez. Tabii ki yapıcı eleştirilere kulak verin ve değerlendirin ama kendinize asla başka birinin hakkınızda düşündüklerinden değer biçmeyin.

Farklı olmaktan korkmayın

Özgüven eksikliği ve sosyal kaygılar çoğunluğa uyum sağlamak için farklılıklarınızı yok edip, başkalarına benzemeye çalışmanıza yol açabilir. Ancak çoğunluğa uyum sağlamak için kendinizi gizlemeye çalışmak aslında enerjinizi tüketir ve gizlenerek mutlu olmak zordur.

Vaktinizi ve enerjinizi sizi farklı olduğunuz için eleştiren ve dışlayanlarla değil, olduğunuz gibi kabul eden ve seven, farklılığınızla dünyaya renk kattığınız için değerinizi bilen insanlara saklayın.

Neden Evlilik

Bazı meslektaşlarımın, bazı aydınların ve evlilik sorunları üzerinde çalıştığımı duyan dostlarımın sık sık sordukları, ‘’Evlilikten yana mısın yoksa evlilik kurumuna karşı mısın?’’ sorusunu ben kendi anlayışımla ilgi alanım dışında tutmuşumdur. Çünkü böyle bir soru, ‘’4000 yıl önce insanlar neden evliliği kabul ettiler, böyle bir kurumu neden geliştirdiler?’’ sorusuna yanıt arama kadar zor ve geçerliliği olmayan bir sorudur. Bazı çevrelerce tartışılmasına, olumlu ve olumsuz yönlerinin ortaya konmasına karşın, sorunun bu biçimde ele alınıp çözümlenmesine olanak göremiyorum. Benim somut olay ve gözlemlere dayanan, uygulamalı bilimsel uğraşımla da uzak yakın bir ilgisi yoktur bu sorunun. Çünkü beğensek de beğenmesek de, evlilik günümüzün toplumsal bir gerçeğidir. M.Ö. 2000 yılından günümüze kadar devam etmiş, çağlar boyu temel nitelikleri değişmemiş yönleriyle geçerliliğini koruyan, varlığını sürdüren bir gerçektir. Insanın belki de doğadışı kurduğu, geliştirdiği ilk kültür olgusudur evlilik. Bir kültür ürünü olduğu için, insanın her kültür ürününde görülen zayıflıklar, aksaklıklar bünyesinde taşıması da doğaldır. Zamanla gelişip değişime uğrayabilir, ama vazgeçilemeyecek bir yönü olduğunu da kabul etmemiz gerekir.

Bağlanma İhtiyacı için Evlilik

Bowlby’in bağlanma kuramı ve gelişimsel psikoloji araştırmaları (Mahler, Main, Ainswort, Stern, Winnicott…) gösteriyor ki; insan yavrusu doğduğunda kendisine değer atfedebilecek (sevgi,şefkat,onaylanma…) bir kapasiteye sahip değil ve kendisinin değerinin ne olduğu, hatta kendisinin ne olduğunu öğrenebilmesi annesi (bakım veren kişi) ile kurduğu ilişkinin niteliğine bağlı yani bebek annesinin kendisine bakım verirken takındığı tavrı (ihtiyaçların karşılanma süresi, ses tonu, çocuğun kucağa alınış ve kavrama şekli…) referans alarak/içselleştirerek kendisinin değerinin ne olduğunu ve kendisinin ne olduğunu öğrenir.

Bakım verenler tarafından sevgiye layık olduğu hissettirilmemiş biri zaten kendini sevemez, böyle bir kişinin kendini ”sevmesi” yani sevebilme kapasitesini kendine yönlendirmesi literatürde ”Narsisizm” olarak geçmektedir. Yani kuru kuruya ”kendini sev kardeşim” gibi romantik söylemler altı doldurulmadan bir işe yaramamaktadır.

– Simbiyoz; bağımlı, asalak bir ilişkiyi tarif eden bir terimdir.Kişinin hayatla bağını kesen tek taraflı kahredici bir ilişki olarak tanımlayabiliriz.
– Bağlanmak (sağlıklı/güvenli) ise kendinin ve ötekinin farkında olup insani ihtiyaçların ötekiyle kurulan insan insana ilişkinin ürünü olduğunu bilmektir. Olması gereken ilişki biçimi olarak tarif ettiğimiz ilişki biçimi budur, güvenli bağlanmak.

Bağlanmak (bağımlı olmak değil), onaylanmak (onaya muhtaç olmak değil), sevilmek, değer görmek insan oğlunun ihtiyaçlarıdır ve bunlarda insanın tek başına yapabileceği şeyler değil sosyal bir varlık olması hasebiyle ötekiyle kurulan ilişkiyle yani evlilikle mümkün.

Evrensel Bir İlişki Biçimi EVLİLİK

İnsanın tek başına bir dünya oluşturması oldukça zor ve özel yetenek isteyen çileli, çetin bir yaşam biçimidir. Denilebilir ki, insan başkalarıyla kurabildiği, sürdürebildiği ilişkiler ölçüsünde vardır. Daha doğrusu kişi insanlar içinde, bazı şeyleri onlarla birlikte yaptığı, paylaştığı ve geliştirdiği bir ilişkiler düzeni içinde bulunduğu ölçüde ‘’ben de varım’’ diyebilmektedir. Varlık bilincine ulaşmaktadır, varoluşunu gerçekleştirmektedir.

İnsan varlığını anlamlı ve geçerli kılan gerçek bu olduğuna göre insanlarla bütünleşmenin, onlar arasına karışmanın en yalın ve yakın, sağlam, köklü yolu ve evrensel bir ilişki biçimi, kadın erkek beraberliğini meşru kılan, toplumca onaylanan karı koca ilişkisidir, EVLİLİK.

Cinselliğin Kurumsallaşmış Halidir Evlenmek

Evlilik ilişkisi bir yerde toplumsal ilişkinin ve toplumla bütünleşmenin, yukarda değindiğim anlamda toplumla varolmanın, diğer yönüyle de temel bir dürtü olan cinsel dürtü gereksinimini gidermenin doğal ve toplumsal yoludur. Böylece insan doğal olan temel bir ihtiyacını bir ilişkiyle yani evlenmeyle gidermiş oluyor. Yüceltmiş oluyor.

Bu nedenle, evlenmeyi bireysel ve toplumsal etkenler güdülemektedir. Her toplumda vazgeçilmez temel bir gereksinim olduğu halde, çoğu toplumlarda aşağı yukarı benzer biçimde cinsel konularla ilgilenme, cinsel eğitim ve cinsellikle ilgili her şey kısıtlanmakta, yasaklanmakta ve tabulaştırılmaktadır. Böyle olduğu için evlenmeyle toplumca onaylanan,törenlerle kutsanan bir nitelik kazanan kadın erkek birleşmesi anlamında evlenme, güçlü bir güdü görünümü kazanmaktadır. Yalın cinsellik davranışının toplumsal donatımla yüceltilmesidir. Cinsel birleşmenin toplumsallaşması, kurumsallaşmasıdır evlenme.

Evlenmeyle bireysel-ruhsal yaşantı olan psikoseksüel yaşantı, ikili ortak güdülenmeyle psikoseksüel davranışa dönüşür. Bir başka deyişle, toplumsal ve kültürel yönleriyle evlenme güdüsü, bir değerler ve kurallar sistemi olan, toplumun çekirdeğini oluşturan ‘’aileyi’’ kurma bağlamında gerçek ve gerekli bir ‘’kazanılmış psikoseksüel davranış dürtüsü’’dür.

Sevgi, Dayanışma ve Paylaşma Evliliğin Temel Güdüsü Olmalı

Ne var ki, evlenmeye güdülenme, yalın dürtülerle gerçekleşemez. Karmaşık ve çok boyutlu dürtülerin yönlendirdiği, ’’ortak değerler yaşantısı’’na ortam hazırlamıyorsa ya da kaynağında bu anlamda güçlü bir güdülenme bulunmuyorsa, böyle bir evlilik ilişkisinin insanları mutlu kılması olasılığı da yoktur veya çok zayıftır.

Yalın bir cinsel ihtiyaç giderilmesine ya da ekonomik çıkar sağlamasına, kadının evin zorunlu işlerini görmesine yönelik tutum ve düşüncelerin ağır bastığı evliliklerde, doyumlu evlilik ve doyumlu bir cinsel ilişkinin ortaya çıkması imkânsızdır.

Toplumsal bir varlık olan insanın karşı cinsiyetten bir başka insanla mutlu olma beklentisi, evlilik kurumuyla ortaya çıkmaktadır. Böyle bir ilişkiyi başlatan, sürdüren ve anlamlı kılan evlenme güdüsü vazgeçilmez, güçlü ve köklü bir toplumsal bilinçlenmeye dayanmalıdır. Benim görüşüm, sevgi, dayanışma ve paylaşma, sorunların üstesinden birlikte gelme, evliliğin temel motivasyonları olmalıdır.

Sevginin Nefrete Dönüşümü

Gelgelelim insanlar ne kadar sevişirlerse sevişsinler, insan psikolojisinin karşı konulmayan bir özelliği olarak zaman zaman ortaya çıkan ruhsal çatışmalar, eşler arası sevgi ve beğeniyi kin ve nefrete dönüştürebilmektedir. Örneğin, sevmek isteyen her kadın, beraberinde sevilmeyi de ister. Seven kadın sevildiği ölçüde bu sevgiyi sürdürür, davranışa yansıtır. Sevginin davranışa yansıtıldığı evrensel alan, psikoseksüel davranış alanıdır. Buna karşılık sevilmediğini sürekli olarak algılayan kadında sevgi giderek nefrete dönüşebilir.

Bu nokta da yardım talebinde bulunan çiftlere evlilik terapisi bağlamında, duygularını nasıl ifade ettikleri ya da nasıl ifade etmeleri gerektiği konusunda müdahalelerde bulunuyoruz. Kendi duygularına dair farkındalık kazandırmayla ilgili terapötik formülasyonlar geliştiriyoruz. Her ne kadar evlilik ilişkisi bağlamında gelse de, sağlıklı mutlu ve sürekliliği olan ilişkiler yaşamak için duygularımızın sesine kulak vermek , olası çatışmalar, kavgalar ve çıkmazlardan bizleri alıkoyacaktır.

Sevgiyle Kalın..

 

Panik Atağa İyi Gelecek Öneriler

Panik ataklar kadın-erkek herkesin başına gelebilecek korkunç bir deneyimdir. Başladığında geçmesini beklemekten fazla bir şey gelmez insanın elinden. Bu yazımızda sizlere panik atak hastalarının denemiş olduğu, kısmen de olsa rahatlamalarını sağlayan bazı işe yarar taktikleri anlatacağız. Bu taktikleri zaman zaman deneyerek kendiniz için en uygun olanı ritüel haline getirebilirsiniz.

Devam etmeden önce tüm bu önerilerin kesinlikle tıbbi bir tavsiye olmadığını bilmenizi isteriz. Başkalarında işe yarayan bu yöntemleri denemeden önce mutlaka doktora gidin. Çünkü panik atak genelde ilaç yardımı ile atlatılmaktadır.

1. Nefes alma ritminizi kontrol edebileceğiniz müzikler dinleyin

Panik atağın başlama evresinde hızlı bir nefes alışverişi yaşanır. İşte bu dengesiz ritmi kontrol edebileceğiniz sakin bir müzik türü seçip, önceden telefonunuza kaydedersiniz, atağınızın başlamaya yüz tuttuğu anda dingin hissedebileceğiniz müzikleri dinleyebilirsiniz.

2. Duyularınızı meşgul edecek bir oyuncakla oynayın

Oyuncakların ağlayan bir bebeği neden susturduğunu iç düşündünüz mü? Bazı oyuncak türleri yetişkinlerin farklı bir aleme dalmasına yardımcı olduğu için, panik ataklar esnasında kullanılabilir.

3. Yoga yapmayı öğrenebilirsiniz

Bir Uzakdoğu ritüeli olan yoga ruhu dinginleştirdiği ve zihni düşüncelerden arındırdığı için panik atak hastalarına önerilmektedir. Yabancı kültürlerden uzak kalmak isteyen kişiler için ise kendi kültürümüzde yer alan Kur’an okuyarak veya namaz kılarak düşüncelerden arınmak tabi ki mümkündür.

4. Oyun hamuru ile uğraşabilirsiniz

Bu uğraş dokunma duyu organınızı harekete geçirerek, zihninizin dikkatini oraya çekecektir. Bir müddet sonra hamurların şekli ile düşünmeye başladığınızda kalbinizin hızlı atışının ve seri soluk alıp-vermenizin düzene girdiğini göreceksiniz.

5. Daha önce okuduğunuz ve iyi hatırladığınız bir kitabı okuyun

Size ilginç gelebilir ancak daha önce okuduğunuz bir kitabı okurken beyniniz bir sonraki sayfayı hatırlamaya çalışacağından, bünyenizdeki panik atak havanız dağılır.

6. Atak hissettiğinizde komik bir karikatür üzerine odaklanın

Panik atağınızın başladığı anda telefonunuzdan komik bir karikatür açıp ona odaklanabilirsiniz. Görsel olarak kendi kendinize göndereceğiniz bu uyarıcı sayesinde zihin panik durumuna odaklanmaktan uzaklaşır.

7. Atak başladığında “Bu bana zarar vermeyecek” gibi bir düşünce kalıbını tekrar edin

Panik atakları her defasında çekilmez kılan sonunun tahmin edilememesidir. Oysa ki atak başladığında daha önceden de olduğu gibi tekrarlayacağınız bir kalıp cümle, zihninizi doğrudan önceki sonuca yönlendirecektir. Önceki atağınızda size bir şey olmadığını hatırlayacak ve yeni ataktan daha hızlı ayrılacaksınız.

8. Panik belirtilerini hafifletmek için sakız çiğneyin

Vücudunuz panik atak anında tehlike altında olduğunuza inanır. Oysa ki sakız çiğnemek gibi basit bir eylem, her şeyin sıradan olduğunu hissettirebilir.

9. Panik atağınıza sebep olan şeylerin bir listesiniz tutun

Panik atak başladığında bu listeyi gözünüzün önüne getirirseniz, daha önceki sebeplerin sizi öldürmediğini görürsünüz ve daha kolay sakinleşirsiniz.

10. Atak anında sakinleşmenizi sağlayan birilerini arayın

Daha önceki atağınızda telefon ile görüştüğünüz ve rahatlamanızı sağlayan birilerini telefonunuzun sık kullanılanlar listesine kaydedin ve yeni bir atak anında yine o kişiyi arayın.

11. Yüksek sesle kendinizle konuşun

Bulunduğunuz yer müsaitse, panik anında kendinizle yüksek sesle konuşmanızın faydasını görürsünüz.

12. Varsa evcil hayvanınıza sarılın

Tanıdık bir canlı her zaman panik ve korku havasını dindirir. Bu evcil hayvanız bile olsa denemekten çekinmeyin.

13. Biraz soğuk hava alın

Ataklarınız kış aylarında oluyorsa, pencereleri açıp veya balkona çıkıp soğuk hava almanız işe yarayacaktır.

14. Alfabeyi geriye doğru sayın

Düz saymaya alıştığımız alfabeyi bir de geriden başa doğru saymaya başlayın. Zihniniz bir sonraki harfi bulmaya odaklanacağından panik havanız normal havaya dönüşür.

15. Sol yumruğunuzu sıkıp açın

Sol yumruğu sıkmak özellikle kalp krizi anında en fazla önerilen şeylerden biridir. Bunun sebebi, sol elle yumruk yapıp serbest bırakmak direkt olara kalbe kan pompalayacağı için kalp ritminizi düzene sokacaktır.

16. Panik atağınızı gece gördüğünüz bir kabus gibi düşünün

Birazdan uyanacaksınız ve kabus (panik atak) bitecek.

17. Atak anında kullanabileceğiniz bir yüzük takın

Panik atağınız başladığında parmağınızda bulunan yüzüğünüzü sayarak çevirin. Bir müddet sonra sayılara odaklanırsınız ve atak ortadan kalkar.

18. Rahatlamanızı sağlayan bir nefes alma-verme tekniği uygulayın

Kısa aralıklarla veya farklı bir düzende nefes alıp vererek, sizi rahatlatacak bir soluk egzersizi bulun ve atak anında uygulayın.

19. Panik atak konulu kitaplar okuyun

Panik atağın ne olduğunu bilmeniz, atak esnasında yaşayacaklarınızı tahmin etmeniz açısından iyi gelecektir. Yabancı hislerden korkmak yerine tanıdık duygularla baş etmek daha kolaydır.

20. Telefonunuzdan boyama oyunları oynayın

Panik atak yaşayan birçok hasta üzerinde yapılan klinik deneylerde, boyama etkinliği ile uğraşan atak halindeki hastaların belirtilerinin kısa bir süre içinde kaybolduğu veya atakları daha hafif yaşadıkları görülmüştür. Bu yüzden sizler de telefonunuza bu tür oyunlar yükleyerek rahatlayabilirsiniz.

En başta da belirttiğimiz gibi panik ataklarınızı yönetmek sizin elinizde. Ancak başlangıçta iyi bir profesyonelden yardım almalısınız. Daha sonraki süreçte atak durumlarınızı hafifletmek, atağınızdan çabucak kurtulmak için ilaç kullanabilirsiniz. İlaç kullanırken de yaşanabilecek olası ataklarda verdiğimiz bu 20 öneriyi deneyebilirsiniz.

Kaynak: psikolojigazetesi.com

Nefes Egzersizleri

Yoğun çalışıyor, bir türlü stresinizi atamıyor, vücudunuzun rahatlamaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorsanız nefes egzersizlerinden yardım alabilirsiniz. “Zamanım yok” bahanesini ortadan kaldıracak olan ve yalnızca 10 dakikanızı ayıracağınız çalışmalarla yaşam kalitenizi yükselterek daha iyi hissetmeye başlayabilir, kendiniz için “iyi bir şey” yapabilirsiniz.

Nefes egzersizi nedir, neden yapmalısınız?

drweil

Nefes egzersizleri vücudunuzun daha çok oksijenle beslenmesini sağlayarak sağlıklı bir döngüye kavuşmanıza yardımcı olan nefes alıp vermeye dayalı çalışmalardır. Hem fizyolojik hem de psikolojik olarak iyi hissetmenizi sağlayan çalışmalar, özellikle Doğu felsefelerinde meditatif etkileri ile biliniyor. Günümüzde modern dünya insanının huzur arayışında karşısına çıkan yollardan biri olan nefes çalışmaları, bir uzman eşliğinde yapılabildiği gibi doğru tekniklerle evde de uygulanabiliyor.

Nefes egzersizleri nasıl yapılır?

Sama Vritti / Eşit nefes alıp verme

vidyaliving

Başlangıç seviyesindekiler için uygun olan nefes egzersizleri arasında ilk olarak “eşit nefes alıp verme çalışması” yer alıyor. İşlem oldukça basit olmasına rağmen hissettirdiği sonuçlar çalışma sonrası kişileri oldukça şaşırtıyor. Nefes dörde kadar sayarak alınmalı ve yine dörde kadar sayarak verilmeli. Sadece burnunuzdan nefes almalısınız ve egzersizi yaptıkça dört sayısını artırabilirsiniz. Odaklanmayı artıran, rahatlatan ve stres üzerinde etkili olan egzersiz uyku öncesi yapıldığında uykuya daha kolay dalmaya yardımcı oluyor.

İlerleyici kas gevşemesi

sleep.galleryfurniture

Nefes çalışmalarına yeni başlayanlar için ideal olan ilerleyici kas gevşemesi nefes egzersizleri için gözlerinizi kapatarak hazır konuma geçebilirsiniz. Tüm kaslarınıza odaklanarak gevşetip bırakarak sırayla birkaç saniye beklemelisiniz. Ayak parmaklarınızdan ayaklara, dize, kalçaya, kollara, ellere, boyun ve baş kaslarına sırayla odaklanarak kaslarınızı hissetmelisiniz. Derin derin alınan bu nefesleri yavaşça alıp vermeniz önem taşıyor, burundan nefes alarak ağızdan yavaşça vermek tavsiye ediliyor. Her an yapılabilecek olan bu egzersiz stresin etkisini azaltıyor ve kasları gevşetiyor.

Karından nefes tekniği

healthhearty

Başlangıç seviyesindekilerin kolaylıkla yapabileceği bir diğer nefes egzersizi ise karından nefes almayı öğretiyor. Bir elinizi göğsünüze, diğerini karın boşluğunuza koyarak hazır pozisyon alabilirsiniz. Diyaframa yani karnınıza nefes alarak başlayabilirsiniz, bu esnada göğsünüzün şişmemesine dikkat etmelisiniz. Dakikada altı ile on arası derin nefesle yapılan çalışma nefesin yavaş yavaş verilmesini öngörüyor. 10 dakikada tamamlanan çalışma sonrası tansiyon ve kalp atış hızı düşerek yoğun stres anlarında rahatlama sağlanıyor. Sınav öncesi, stresli bir sunum ertesi veya zor bir günün ardından yapılan bu çalışma uzun vadede daha sağlıklı hissetmenize imkan tanıyor.

Nefes alış-veriş hızınızı değiştirerek, nefes esnasında farkındalık edinerek bedeninize iyilik yapabilirsiniz. Günde 10 dakika ayırarak yapacağınız bu ufak çalışmaları zamanla geliştirerek ileri düzeylere geçebilirsiniz.

 

Şizofreni

Şizofreni, gerçek ve gerçek dışı olanı ayırt etmeyi, açıkça düşünmeyi, duyguları yönetmeyi, başkalarıyla ilişki kurmayı ve normal şekilde çalışmayı zorlaştıran bir hastalıktır. Kendinizin veya sevdiğiniz kişilerin şizofren olduğundan şüphelenmek çok stresli ve aşırı duygusal bir deneyimdir. Ancak bu, umut olmadığı anlamına gelmiyor. “Şizofreni nedir?” şeklindeki meraklı arayışlara ilk cevap, “başarıyla yönetilebilir” olmasıdır. İlk adım, belirtileri ve semptomları tanımaktır. İkinci adım gecikmeden yardım aramaktır. Doğru bir yardım, tedavi ve destekle, bozukluğun yönetimini öğrenebilir ve tatmin edici bir hayat sürdürebilirsiniz.

İyileşmek için adım adım ne yapabilirsiniz?

  • Şizofreniyle ilgili gerçeklerle yanlışları birbirinden ayırın.
  • Şizofreni belirtilerini ve semptomlarını tanıyın.
  • İntihar duygularını ciddiye alın ve hemen onlar hakkında bir şeyler yapın.
  • Tedavi seçeneklerinizi anlayın.
  • Şizofreni yönetimi için kendi kendine yardım seçeneklerinizi keşfedin.
  • Şizofreninin nedenlerini öğrenin ve teşhisinin nasıl yapıldığını bilin.
  • Bu konuyu okuyarak daha fazlasını öğrenin.

Şizofreni veya paranoid şizofreni nedir?

Şizofreni, kişinin dünyayı nasıl davrandığını, düşünce ve görme biçimini etkileyen bir beyin bozukluğudur. En sık rastlanan form paranoid şizofreni veya genelde anılan ismiyle paranoyalı şizofrenidir. Paranoyak şizofreni hastalarının gerçeklik algılamaları değişmiştir. Var olmayan şeyleri görebilir, duyabilir, garip veya kafa karıştırıcı şekillerde konuşabilir, başkalarının kendilerine zarar vermeye çalıştıklarına inanabilir veya sürekli olarak izlendiklerini hissedebilirler. Bu, ilişki sorunlarına neden olabilir, banyo yapma, yemek yeme veya ayakta tutma gibi normal günlük aktiviteleri bozabilir ve kontrolsüz aşırı ilaç alma girişimine, alkol ve uyuşturucu suiistimaline neden olabilir. Şizofreni hastalarının çoğu dış dünyadan çekilir, karışıklık ve korku içinde hareket eder ve özellikle psikotik dönemler, depresyon dönemleri sırasında ve tedaviye başladıktan sonraki ilk altı ay içinde intihar girişiminde bulunabilirler.

Şizofreni kronik bir rahatsızlıkken, bozuklukla ilgili birçok korku gerçekliğe dayalı değildir. Şizofreni hastalarının çoğu zamanla daha da kötüleşir. Tedavi seçenekleri her zaman gelişmektedir. Hastanın kendisinin bozukluğu yönetmesine yardımcı olmak için yapabileceği şeyler vardır. Şizofreni çoğu zaman epizodiktir, bu nedenle remisyon dönemleri, gelecekteki bölümlerin uzunluğunu ve sıklığını sınırlandırmak için kendi kendine yardım stratejileri uygulamak için ideal zamanlardır. Doğru destek, ilaç ve terapi ile birlikte şizofreni olan bir çok kişi semptomlarını yönetebilir. Hastalıktan bağımsız olarak çalışabilirler ve hayattan zevk alabilirler.

 

Şizofreninin Nedenleri Nelerdir?

Şizofreninin nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte, genetik ve çevresel faktörler arasındaki karmaşık bir etkileşimden kaynaklandığı düşünülmektedir.

Genetik nedenler

Şizofreni ailelerde görülürken, şizofrenlerin yaklaşık% 60’ında bozukluğu olan bir aile üyesi yoktur. Dahası, genetik olarak şizofreniye yatkın olan bireyler hastalığa her zaman sahip değildir, bu da biyolojinin kader olmadığını göstermektedir.

Çevresel nedenler

Araştırmalar, kalıtsal genlerin kişiyi şizofreniye karşı savunmasız bıraktığını ve daha sonra çevresel faktörlerin bu zayıflık üzerine etkide bulunarak bozukluğun tetiklenmesini sağladığını göstermektedir. Giderek artan sayıda araştırma, ya gebelik sırasında ya da gelişmenin sonraki bir aşamasında, önemli bir çevresel faktör olarak strese işaret ediyor. Stres kaynaklı faktörler şunları içerebilir:

  • Viral enfeksiyona doğum öncesi maruz kalma
  • Doğum sırasındaki düşük oksijen seviyeleri (uzun süren doğum veya erken doğumdan)
  • Bebeklik döneminde bir virüse maruz kalma
  • Erken ebeveyn kaybı veya ayrılması
  • Çocukluk çağında fiziksel veya cinsel istismar
  • Anormal beyin yapısı

Anormal beyin kimyasına ilaveten, şizofrenide beyin yapısındaki anormallikler de rol oynayabilir. Bununla birlikte, şizofreninin, beyindeki herhangi bir bölgedeki herhangi bir sorunun sonucunda ortaya çıkma ihtimalinin düşük olduğu da gerçektir.

Şizofreniyle ilgili yaygın yanlış inanışlar

Efsane: Şizofreni, “bölünmüş bir kişilik” ya da “çoklu kişilik” anlamına gelir.

Gerçek: Çoklu kişilik bozukluğu şizofreni hastalığından çok farklı ve daha az yaygın bir hastalıktır. Şizofreni hastalarının bölünmüş şahsiyetleri yoktur. Daha ziyade gerçeklerden “ayrılmış” olmaktadırlar.

Efsane: Şizofreni nadir bir durumdur.

Gerçek: Şizofreni seyrek değildir; Şizofreninin yaşam boyu gelişme riskinin 100’de 1’in civarında olduğu kabul edilmektedir.

Efsane: Şizofreni hastaları tehlikelidir.

Gerçek: Her ne kadar sanrısal düşünce ve şizofreni halüsinasyonu bazen şiddet davranışına yol açsa da, şizofreni hastalarının çoğu ne şiddete başvururlar ne de başkaları için tehlike oluştururlar.

Efsane: Şizofrenili insanlara yardım edemezsiniz.

Gerçek: Uzun vadeli tedavi gerekebilirken, şizofreninin görünümü umutsuz değildir. Düzgün bir şekilde tedavi edildiğinde, şizofreni hastası olan birçok insan, tatmin edici ve üretken bir yaşam sürebilmektedir.

Şizofreninin erken uyarıcı belirtileri nelerdir?

Bazı insanlarda şizofreni aniden ve herhangi uyarı olmadan ortaya çıkar. Fakat buna rağmen, ince uyarılar görülebilir ve ilk şiddetli dönemden çok daha önce kendini belli edecek belirtiler gösterebilir. Kademeli bir düşüş ile yavaş yavaş ortaya çıkar. Çoğu zaman, arkadaşlarınız veya aile üyeleriniz, bir şeylerin yanlış olduğunu görerek, ne olduğunu tam olarak bilmeden erken fark edebilmektedirler.

Şizofreninin bu erken evresinde, başkalarına ekzantrik, motivasyonsuz, duygusuz ve hapsolmuş görünebilirsiniz. Kendinizi diğer insanlardan uzaklaştırmaya başlayabilir, görünümünüzü ihmal etmeye başlayabilir, garip şeyler söyleyebilir ve hayata genel bir ilgisizlik gösterebilirsiniz. Hobiler ve etkinliklerden vazgeçebilir, iş yerinde veya okulda performansınız bozulabilir.

En sık görülen erken uyarı işaretleri şunlardır:

  • Depresyon, toplumdan çekilme
  • Düşmanlık ya da şüphecilik, eleştirilere aşırı tepki
  • Kişisel hijyenin azalması
  • Düz, ifadesiz bakışlar
  • Yersiz ağlamalar, aşırı sevinç gösterileri veya uygun olmayan kahkahalar
  • Uyuşukluk veya uykusuzluk, unutkanlık, konsantre olamama
  • Tek ve mantıksız ifadeler; garip sözcükler veya ilginç konuşma yöntemi

Bu uyarı işaretleri yalnızca şizofreniden değil diğer bazı sorunlardan kaynaklanıyor olsa da, endişe yaratırlar. Sıra dışı davranışlar, hayatınızda veya sevdiklerinizin yaşamında sorunlara neden oluyorsa, tıbbi yardım isteyin. Şizofreni veya başka bir akıl hastalığı varsa, erken tedavi almak yardımcı olacaktır.

Şizofreni belirtileri nelerdir?

Şizofreninin karakteristik belirtileri beş farklı şekle sahiptir: sanrılar, halüsinasyon, dağınık konuşma, dağınık davranış ve sözde “negatif” belirtiler. Bununla birlikte, şizofreninin belirtileri hem kalıba hem de ciddiyet derecesine göre kişiden kişiye değişir. Şizofreni olan herkes tüm belirtileri olmayabilir ve şizofreni semptomları zamanla değişebilir.

>Sanrılar

Bir sanrı, doğru olmadığı açık ve net olmasına rağmen, kişinin o düşüncelere sıkı sıkıya bağlı olmasıdır. Hastalıklı kişilerin % 90’ından fazlasında ortaya çıkan sanrılar, şizofrenide son derece yaygındır. Çoğu zaman, bu sanrılar mantıksız, tuhaf düşünceler veya fantezileri içerir. Örneğin:

* Zulüm sanrısı: Çoğunlukla karşıdaki varlık belirsiz olsa da, bir kişinin, bir grubun veya uzaylıların hastayı ele geçirmeyi istediği zannedilir. Tuhaf ve ilginç varsayımlardır.

* Mesaj sanrısı: Aslında anlamlı bir karşılığı olmasa da bir televizyon programının, gazete ilanının, internet sitesinin veya sokaklardaki levhaların hasta için özel bir mesaj taşıdığı izlenimi uyanır.

* İhtişam sanrısı: Hasta Napolyon veya Hz. İsa gibi toplum için önemli bir figür olduğuna inanır. Sahip olmasa da uçabileceğine veya bir sözü kitleleri arkasından sürükleyebileceğine inanır.

* Kontrol sanrısı: Hasta eylemlerinin veya düşüncelerinin, deneysel bir çalışma ürünü olarak önemli istihbarat örgütleri tarafından etkilendiğini zanneder.

 

>Halüsinasyonlar

Halüsinasyonlar, sadece hastanın zihninde var olan ve gerçekmiş gibi yaşanan duyumlardır. Beş duyu organından herhangi birini etkileyebilirken, şizofrenide özellikle işitsel varsayımlar ön plandadır. Başka sesleri işitme en çok görülen halidir, çoğu zaman ise hastanın kendi iç sesi dışarıdan söyleniyormuş gibi algılanmaktadır.

Şizofreni halüsinasyonları, genellikle sadece hasta tarafından anlamlandırılır. Çoğu zaman sesler tanına birinin sesidir ve genellikle eleştirel, kaba ve küfürlüdür. Ayrıca görsel halüsinasyonlar da nispeten yaygındır. Tüm halüsinasyonlar hasta tek başına kaldığında kötüleşir.

 

>Düzensiz Konuşmalar

  • Şizofreni, düşünce tarzını yoğunlaştırıp korumakta güçlük çekmenize, dış dünyada konuşma biçiminizde garipliklere neden olur.
  • Düzensiz konuşmanın yaygın işaretleri;
  • Gevşek ilişkiler – Bir konudan başka bir konuya hızlı bir geçiş olur. Bir düşünce ile bir sonraki arasında hiçbir bağlantı yoktur.
  • Yeni Bilgiler – Sadece sizin için anlam ifade eden kelimeler ve cümleler.
  • Tekrarlama – Aynı şeyi tekrar tekrar söyleyerek kelimelerin ve ifadelerin tekrarlanması.
  • Anlamsızlık – Anlamsız kelimeler kullanmak (Ekmeği açtım, kapıyı yedim, kitabı besledim, köpeği okudum vb.)

>Dağınık Davranışlar

  • Şizofreni, başkalarıyla iletişim kurma, kendinizi ve işinizi önemseme yeteneklerinizi bozarak, hedef odaklı davranmanızı engeller.
  • Dağınık davranış şekillerine örnekler;
  • Günlük genel işleyişte bir düşüş
  • Tahmin edilemeyen veya uygunsuz duygusal tepkiler
  • Tuhaf görünen ve hiçbir amacı olmayan davranışlar
  • Engelleme ve dürtü kontrolü eksikliği

>Negatif Belirtiler (Normal davranışın kaybolması)

  • Şizofreninin sözde “negatif” semptomları, sağlıklı bireylerde görülen normal davranışların yokluğuna işaret eder:
  • Duygusal ifade eksikliği – Düz bir ses, göz temasının eksikliği ve boş veya sınırlı yüz ifadeleri de dahil olmak üzere anlatılamayan yüz ifadeleri.
  • İlginin veya coşkunun olmaması – Motivasyon ile ilgili sorunlar, öz bakım eksikliği.
  • Dünyaya olan ilginin eksikliği – Çevreye açık olmama, toplumsal çekilme.
  • Konuşma zorlukları ve anormallikleri – Konuşma becerisi yetersizliği, sorulara kısa ve bazen ilişkili olmayan cevaplar, monoton konuşma.

Şizofreninin teşhisi nasıl olur?

Şizofreni tanısı, semptomların diğer tıbbi nedenlerini ortadan kaldırmak için tam bir psikiyatrik değerlendirme, tıbbi öykü, fizik muayene ve laboratuvar testlerine dayanmaktadır.

 

Şizofreni teşhis kriterleri

En az 30 gün boyunca iki veya daha fazla semptomun varlığı:

  • Halüsinasyonlar
  • Sanrılar
  • Organize olamayan konuşmalar
  • Deorganize ve katatonik davranışlar
  • Negatif belirtiler (duygusal yoksunluk, apati ve konuşma yetersizliği)
  • Diğer tanı kriterleri:
  • İşyerinde veya okulda, diğer insanlarla ilgili ve kendinize iyi bakmakla ilgili çok önemli sorunlar yaşadınız.
  • En az bir ay boyunca aktif semptomlar (halüsinasyonlar, sanrılar, vb.)

Belirtilere neden olan başka herhangi bir akıl sağlığı bozukluğu, tıbbi sorun veya maddenin kötüye kullanım sorunu bulunmamaktadır.

Şizofreni tedavisi nasıldır?

Şizofreni tanısı, rahatsız edici olabileceği için sorunu görmezden gelerek bu sorunu ortadan kaldırmak tabi ki mümkün değildir. En kısa sürede deneyimli bir zihinsel sağlık uzmanıyla tedaviye başlanılması iyileşmeniz için çok önemlidir. Aynı zamanda, şizofreni ile ilişkili damgalanma ya da daha iyi olamayacağınız düşüncesine katılmamak önemlidir. Şizofreni tanısı, giderek kötüleşen semptomların ve tekrarlayan hastaneye yatışların ömür boyu süreceği anlamına gelmez. Doğru tedavi ve kendi kendine yardımla, şizofreni hastası olan birçok insan normal işleyişine kavuşabilir ve hatta hiçbir semptom yaşamadan hayatlarına devam edebilirler.

Tedavi türleri

Şizofreni için en etkili tedavi stratejisi ilaç, terapi, yaşam tarzı değişiklikleri ve sosyal desteğin bir kombinasyonunu içerir.

Şizofreni uzun süreli tedavi gerektirir. Şizofreni hastalarının çoğunun, yeni atakları önlemek ve semptom içermemek için daha iyi hissettiğinde bile tedaviye devam etmesi gerekir. Tedavi zamanla değişebilir, bu nedenle belirtileriniz ilerledikçe doktorunuz dozajı düşürebilir veya ilacı değiştirebilir. Şizofreni için verilen ilaçlar halüsinasyonlar, sanrılar, paranoya ve düzensiz düşünme gibi psikotik belirtileri azaltmaya çalışır. Fakat ilaçlar şizofreni için tek tedavi değildir. İlaçlar sosyal çekilme, motivasyon eksikliği ve duygusal ifade yetersizliği gibi belirtileri tedavi etmek için çok daha az yardımcıdır. Doğru ilaç ve dozu bulmak da bir deneme yanılma işlemidir. İlaç, yaşam kaliteniz, düşürse de bu süreçte sabırlı olun ve endişelerinizi doktorunuzla tartışın.

Terapi, baş etme ve yaşam becerilerini geliştirmenize, stres yönetmenize, ilişki sorunlarını çözmenize ve iletişimi geliştirmenize yardımcı olabilir. Grup terapisi sizi benzer bir durumda bulunan diğer kişilere bağlayabilir ve zorlukların üstesinden nasıl gelindiğine dair değerli bir bakış açısı kazandırabilir.

Kendi kendine yardım

İlaç tedavisi ve tedavinin tam anlamıyla uygulanması zaman alabilir; ancak belirtilerin yönetilmesine, kendinizi nasıl hissettiğinize ve kendinize olan saygınızı arttırmaya yardımcı olabilecek şeyler yapabilirsiniz. Kendinize ne kadar çok yardımcı olursanız, hissedecekleriniz daha az ümitsiz ve çaresiz olur.

Şizofreni: Kendi kendine yardım için

Sosyal destek arayın. Doğru tedaviyi almanıza ve belirtilerinizi kontrol altında tutmanıza yardımcı olan arkadaşlarınız ve aileniz gibi yüz yüze başkalarıyla düzenli olarak bağlantı kurmak, sinir sisteminizi yatıştırmanın ve stresin hafiflemesinin en etkili yoludur. İşinize veya eğitiminize devam ederek sosyal hayata katılın veya mümkün değilse gönüllü olarak bir şizofreni destek grubuna katılın. Ortak çıkarları olan insanlarla vakit geçirmek için bir kulübe de katılabilirsiniz. Bunlar sizi sosyal hayata bağlı tutmanın yanı sıra, kendiniz hakkında iyi hissetmenize yardımcı olabilir.

Stres Yönetimi. Stresin yüksek düzeylerinin, vücudun kortizol hormonu üretimini arttırmasıyla şizofreni ataklarını başlattığı düşünülmektedir. Sosyal olarak aktif olmanın yanı sıra, stres düzeyinizi azaltmak için, meditasyon, yoga veya derin nefes alma gibi gevşeme teknikleri de dahil olmak üzere atabileceğiniz birçok adım vardır.

Düzenli egzersiz yapın. Tüm duygusal ve fiziksel faydaların yanı sıra, egzersiz, şizofreninin belirtilerini azaltmaya, odaklanmanızı ve enerjinizi geliştirmeye ve kendinizi daha sakin hissetmenize yardımcı olabilir. Çoğu günlerde 30 dakikalık etkinlik yapmak veya daha kolay olursa 10 dakikalık üç egzersiz yapmak faydalı olacaktır. Yürürken, koşarken, yüzerken veya dans ederken kollarınızı ve bacaklarınızı birbirine bağlayan ritmik egzersizleri deneyin.

Bol bol uyuyun. İlaç kullanırken, muhtemelen standart 8 saatten daha fazla uykuya ihtiyacınız olacak. Şizofreni hastalarının çoğunda uyku sorunu vardır, ancak düzenli egzersiz yapmak ve kafeinden kaçınmak uyumanıza yardımcı olabilir.

Alkol, uyuşturucu ve nikotin kaçının. Madde bağımlılığı şizofreni tedavisini zorlaştırmakta ve semptomları kötüleştirmektedir. Sigara içmek bile bazı şizofreni ilaçlarının etkinliğine müdahale edebilir. Bir madde bağımlılığı sorununuz varsa, yardım isteyin.

Kan şekeri düzeylerindeki değişikliklerle belirgin belirtileri önlemek için düzenli, besleyici yemekler yiyin. Yağlı balıklardan, balık yağından, cevizlerden ve keten tohumlarından alınan Omega-3 yağ asitleri odaklanmayı geliştirir, yorgunluğu gidermek ve ruh halinizi dengelemek için yardımcı olabilir.

Kaynaklar:

nimh.nih.gov

schizophrenia.ca

bcss.org

livingwithschizophreniauk.org